1 Mayıs: Dağınık Öfkenin Ortak Güce Dönüştüğü Gün

1 Mayıs, yalnızca bir anma/kutlama günü değil; sınıf mücadelesinin tarihsel birikiminin bugüne taşındığı, bugünün öfkesinin yarının örgütlü gücüne dönüştüğü bir eşiktir. Her yıl olduğu gibi bu yıl da işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve işsizler dünyanın dört bir yanında meydanlara çıkarken, aslında ortak bir gerçeği haykırıyor: Bu düzen böyle gitmez.

Bu yılın 1 Mayıs’ına giderken Türkiye’de yaşananlar bu gerçeği daha da çıplak hale getiriyor.

Doruk Maden işçileri Ankara’da. Maaşlarını, tazminatlarını, en temel özlük haklarını alamadıkları için günlerdir direniyorlar. Sordukları soru basit ama yakıcı: “Biz hakkımızı arıyoruz, neden karşımızda devlet var?”

Hak aramak, itiraz etmek, örgütlenmek suç haline getiriliyor.

İşçinin ücret, çalışma koşulları ve insanca yaşam talebi ekonomik mücadelenin konusudur. Ancak bu talepler baskıyla, yasaklarla, gözaltılarla ve tutuklamalarla karşılaştığında mücadele artık doğrudan siyasal bir karakter kazanır. Çünkü karşısında yalnızca patronu değil, sermaye düzenini koruyan devlet aygıtını bulur.

Hak talep eden maden işçilerine yönelik müdahaleler, saldırılar, kuşatmalar… Aynı günlerde Akbelen'deki tarım arazilerinin kamulaştırılmasına karşı düzenlenen eylemler nedeniyle 31 Mart'tan bu yana cezaevinde tutulan Esra Işık hakkında tutukluluğun devamına karar verilmesiyle, tüm bunlar bize tek bir şeyi gösteriyor: Bu ülkede emek mücadelesi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir mücadeledir. Devlet soyut bir kavram olmaktan çıkıp somut olarak maden işçisinin karşısında, sendikacı Mehmet Türkmen’in, çevreci Esra Işık'ın karşısında yerini alır.

İşte tam da bu yüzden 1 Mayıs, yalnızca bir anma/ kutlama/bayram değil, bir hesaplaşma günüdür.

Çünkü içinde yaşadığımız dönem, sıradan bir ekonomik daralma ya da geçici bir kriz anı değil. Derinleşen bir yapısal krizle karşı karşıyayız. Hayat pahalılığı dayanılmaz boyutlara ulaşmış, güvencesizlik yaygınlaşmış, yoksulluk kalıcı hale gelmiştir. Açlık ve yoksulluk sınırları her geçen gün yükselirken, milyonlarca insan en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz durumda.

Buna karşılık küçük bir azınlık servetine servet katmaya devam ediyor. Bu tablo bir “dengesizlik” değil, kapitalist sistemin doğrudan sonucudur. Çünkü bu sistem eşitsizlik üretir, yoksulluk üretir ve krizsiz var olamaz.

Öte yandan bu ekonomik tablo, siyasal baskıdan ve savaş politikalarından bağımsız değildir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafya, İran’dan Ukrayna’ya, Suriye’den Irak’a uzanan geniş bir savaş hattının parçası haline gelmiş durumda. Bu savaşların hiçbirinin halkların çıkarına olmadığı açık. Bunlar, emperyalist güçlerin ve onların bölgesel işbirlikçilerinin çıkar çatışmalarının ürünüdür.

Savaş politikaları içeride baskıyı büyütür. Nitekim (bugün bu politikalar hayat pahalılığı, yolsuzluk yoksulluk ve yasaklarla birleşince)Türkiye’de hak arayan işçilerin hemen herkesin susturulması, sendikal faaliyetlerin baskı altına alınması, gazetecilerin ve gençlerin hedef haline getirilmesi tesadüf değildir. Siyasal iktidar, ekonomik krizin ve toplumsal hoşnutsuzluğun yükünü baskıyla yönetmeye çalışmaktadır.

Ancak bütün bu tabloya rağmen başka bir gerçek daha var: Direniş sürüyor.

Türkiye’nin dört bir yanında işçiler hakları için direniyor, emekçiler insanca yaşam talebini yükseltiyor. Fakat bu mücadelelerin en zayıf noktası, hâlâ parçalı ve dağınık olması. İşte 1 Mayıs’ın tarihsel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. 1 Mayıs, dağınık öfkenin birleştiği, parça parça direnişlerin ortak bir güce dönüştüğü gündür.

Çünkü tarih açık bir ders veriyor: Örgütlü bir işçi sınıfının karşısında hiçbir güç kalıcı olamaz.

Bugün Türkiye’de demokrasi mücadelesi ile emek mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Aynı şekilde Kürt sorununun demokratik ve eşitlik temelinde çözümü de, bu coğrafyada barışın ve gerçek bir toplumsal dönüşümün ayrılmaz bir parçasıdır. Barış, yalnızca silahların susması ile değil; temel hak eşitliği ile vücut bulur. Nihayetinde barış; eşitlik, adalet ve özgürlük temelinde yeni bir toplumsal düzenin kurulmasıdır.

Dünya ölçeğinde baktığımızda da benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Savaşlar, emperyalist müdahaleler yayılıyor, eşitsizlik derinleşiyor, krizler kalıcı hale geliyor. Bu durum, sıkça alıntılanan o tarihsel uyarıyı yeniden hatırlatıyor: Ya barbarlık ya sosyalizm.

Bu bir slogan değil, somut bir tarihsel alternatiftir. Ya sömürünün, savaşın ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bir dünya devam edecek, ya da insanlığın eşitlik ve özgürlük temelinde yeni bir düzen kurma mücadelesi güç kazanacak.

Geçmiş, bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Büyük toplumsal altüst oluşlar, çoğu zaman savaşların ve krizlerin içinden doğdu. İşçi sınıfının tarih sahnesine güçlü bir özne olarak çıktığı anlar, aynı zamanda büyük dönüşümlerin kapısını araladı.

Bugün de objektif olarak benzer bir tarihsel eşiğin içindeyiz.

Dolayısıyla mesele yalnızca mevcut krizin sonuçlarına itiraz etmek değil; bu krizi üreten sistemi sorgulamak ve ona karşı örgütlü bir alternatif yaratmaktır.

1 Mayıs bu yüzden önemlidir.

Sadece bir gün olduğu için değil; bir yön gösterdiği için. Birleşmenin, örgütlenmenin ve ortak bir mücadele hattı kurmanın zorunluluğunu hatırlattığı için.

Keza bu düzen kendiliğinden değişmez.

Tarih bunu defalarca gösterdi: Değişim, ancak onu zorlayanlar olduğunda gerçekleşir.

Karl Marx’ın sözünü ettiği gibi, “Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir.”

Bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca büyüyen öfke değildir.

Asıl ihtiyaç, o öfkeyi ortak bir iradeye, örgütlü bir güce ve toplumsal dönüşümün gerçek dinamiğine dönüştürebilmektir.

1 Mayıs’ın çağrısı tam da budur:

Dağınık öfkeyi ortak mücadeleye, ortak mücadeleyi ise değiştirici bir güce dönüştürmek.

{ "vars": { "account": "G-Z64XNY337Y" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }