Memleketin temel sorunu nedir diye sorulacak olursa, say say bitmeyecek bir sorunlar yumağıyla karşılaşılır. Bu irili ufaklı sorunlardan biri de artık kronikleşmiş olan Kürt meselesidir. Çözül(e)memiş; zaman zaman yok sayılmış, zaman zaman lafzen “Kürt realitesi tanınmıştır” denilerek geçiştirilmiş; kimi dönem bastırılarak yok edilmeye çalışılmış, kimi dönem “açılım” adı altında oyalama sürecine sokulmuştur. Zaman zaman “yok dersen yoktur” noktasına varan bir inkâr dili hâkim olmuş, zaman zaman da “Terörsüz Türkiye” gibi ne olduğu tam olarak açıklanmayan yeni bir paradigma ile, “iç cepheyi güçlendirme” gerekçesiyle yeni beklentiler ve umutlar üretilmiştir.
Kürt meselesi, İran, Irak ve Suriye’yi de kapsayan bölgesel bir sorun olduğu için, bu ülkelerdeki gelişmeler her zaman Türkiye’nin meselesi olarak görülmüştür. Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması Türkiye için bir kaygı hâline gelirken, bu hassasiyet Kürtlerle ilgisi olmadığı ölçüde gündem dışı kalır. Aksi hâlde Suriye’nin parçalanması kimsenin umurunda olmaz. Irak’ın toprak bütünlüğü de uzun yıllar boyunca aynı gerekçelerle savunulmuş, buna karşı çıkılmıştır. Ancak engellenemeyen ve fiili olarak kurulan Kürt özerk yönetimi, ekonomik ilişkiler sayesinde ve bağımsızlığa yönelmediği sürece bir sorun olarak görülmemiştir. Buna karşılık Suriye’de olası bir Kürt özerkliği Türkiye için bir “milli mesele” ilan edilmiş, kesinlikle istenmeyen bir gelişme olarak kodlanmıştır.
Türkiye’de Kürt meselesi tartışılırken sıkça başvurulan tanıdık bir yöntem vardır: Önce “kardeşlik” vurgusu yapılır. “Kardeş” kelimesi yumuşatıcı gibi dursa da, gerçekte hiyerarşik bir konumdan konuşulur. Hesap soran, azarlayan, sınır çizen bir ton hâkimdir. Ardından hak talebinin kendisi suç gibi sunulur ve tartışma daha baştan kapatılır.
“Bu ülkede Türklerden daha iyi imkânlara sahip olan Kürtlerin var olduğunu kimse inkâr edemez” cümlesi, ilk bakışta bir eşitlik tespiti gibi durur. Oysa bu ifade, eşitsizlik tartışmasını başlamadan bitirmeyi amaçlar. Çünkü hemen ardından eşit yurttaşlık (!) bir hak olarak değil, bir sus payı olarak kurgulanır:
“Kürt kardeşler, devlette, Mecliste, siyasette, askerlikte, emniyette, bürokraside, üniversitelerde ve iş dünyasında varsınız.”
“Varsınız” denir; ancak nasıl, hangi koşullarda ve ne kadar eşit olduğunuz konuşulmaz. Bu şahsi temsil, eşitliğin yerine geçirilir. Oysa kamusal alanda bulunmak, yapısal eşitsizliklerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Birkaç örnek üzerinden kurulan vitrin, sistematik sorunların üzerini örtemez.
Sonrasında tartışma açık bir kolektif suç isnadına evrilir:
“Seçimlerde bir kişiye 500 oy kullandırıp bizden adalet istiyorsunuz.”
“SGK’ya bir prim ödeyip 15 kişinin sosyal güvenliğini sağlıyorsunuz.”
“Kaçak elektrik kullanıyorsunuz.”
Bu noktada artık siyasal bir tartışmadan değil, etnik kimlik üzerinden kurulan bir suçlamadan söz edilir. Suç varsa yargılanır; ancak suç kimliğe mal edilirse bu adalet değil, önyargıdır. “Adalet istiyorsunuz” ifadesiyle adalet talebinin meşruiyeti bile tartışmalı hâle getirilir.
Kadınlar üzerinden kurulan dil ise daha da ağırdır:
“Bir kadına 20 çocuk doğurtup kadın hakkından bahsediyorsunuz.”
Bu cümle, Kürt toplumunu kadın bedeni üzerinden “geri”, “ilkel” ve “çelişkili” olarak kodlayan klasik bir kültürel üstünlük söylemidir. Toplumsal sorunlar tarihsel, sınıfsal ve ekonomik bağlamından koparılır, tek tük feodal kalıntılar bir bütün ve hakim kültür olarak saptanır. Bunun adı açıkça kültürel ırkçılıktır.
Hak taleplerinin değersizleştirilmesi, anadilde eğitim meselesinde doruğa çıkar:
“Açılan Kürtçe kurslarına kimse gitmiyor, anadilde eğitim istiyorsunuz.”
Oysa anadilde eğitim, bir kursa katılıp katılmama meselesi değildir. Bu, pedagojik, kültürel ve yurttaşlıkla ilgili temel bir haktır. Kurs ile eğitim hakkını bilinçli biçimde karıştırmak, talebi gayriciddi göstermeye yönelik politik bir manipülasyondur. Anadilde eğitim seçmeli bir hobi değil, bir haktır.
Ve son perde:
“Unutmayın, eldeki devlet hayalinizdeki olmayan devletten daha iyidir.”
Bu bir ikna cümlesi değil, açık bir gözdağıdır. Devlet, ortak bir sözleşme olarak değil; alternatifsiz bir zorunluluk olarak sunulur. Yurttaşlıktan değil, itaatten söz edilir.
Ortaya çıkan tablo nettir:
“Varsınız ama yetinin. Konuşmayın. Talep etmeyin.”
Bu dil ne eşitlik üretir ne de barış. Ürettiği tek şey öfke, güvensizlik ve daha derin bir kopuştur. Sözde eşit yurttaşlık, hatırlatılarak susturulan bir lütuf değildir; talep edilebilen, tartışılabilen ve savunulabilen bir haktır. Aksi hâlde “kardeşlik”, üstten konuşmanın yumuşak bir ambalajı olmaktan öteye geçmez.
Aldatıcı bir umudu bu memlekete reva görenler ise, cevabı hep aynı yerden verir: “Suriye’ye bakın.”