Biz’den 1984’e: UNUTTURMAK

Yevgeni İvanoviç Zamyatin’in Sovyet Devrimi'nin ilk yıllarında, 1920'de kaleme aldığı Biz, edebiyat tarihinin ilk distopik (ütopya karşıtı) romanı kabul edilir. Tribune gazetesinin 4 Ocak 1946 tarihli sayısında bu eser üzerine bir inceleme yazısı yayımlayan George Orwell, Biz için şu ifadeleri kullanır:

“...kitap sadece bir şikâyetin ifadesi değil. Aslında, insanın düşüncesizce şişesinden çıkardığı ve geri koyamadığı bir cin olan Makine'nin bir incelemesidir.”

Orwell, edebi yönünü zayıf bulsa da Biz romanından çok etkilendiğini açıkça belirtir. Bu derin etki, onun 1949 yılında yayımlanacak olan ünlü eseri 1984'ün de zeminini hazırlar.

Hem Zamyatin'in Biz'inde hem de Orwell'ın 1984'ünde insanlık, gelecekte baskıcı birer diktatörlük altında yaşamaktadır. Zamyatin, romanını televizyonun henüz icat edilmediği bir dönemde yazdığı için devletin gözetim mekanizmasını "cam fanuslar" aracılığıyla kurgular. Orwell ise kendi döneminin yeni teknolojisi olan ve her yeri görmeyi sağlayan "teleekran" (televizyon) teknolojisinden yararlanır. Sistemlerin başındaki figürler de benzerdir: Biz'de yüzde yüz oyla seçilen "Velinimet", 1984'te ise sonraki tüm baskıcı rejimleri tanımlamak için kullanılacak olan "Büyük Birader" vardır.

Biz'de kadınlar sesli harflerle, erkekler ise sessiz harflerle başlayan birer sayıdan ibarettir; 1984'te ise herkes tek tipleştirilerek sadece birer "yoldaş" kılınmıştır. Biz'in kahramanı D-503'ün meçhul bir okuyucuya hitaben yazdığı ve “kayıt” olarak adlandırdığı notlar, olayların sistem övgüsünden isyana dönüşümünü belgeler. 1984'ün kahramanı Winston Smith ise yazmanın kesinlikle yasak olduğu bir düzende günlük tutmaya başlayarak ilk isyan bayrağını açar.

D-503 ve Winston Smith için sisteme başkaldırmanın bir diğer ortak aracı ise aşktır. Sadakatin tek sahibinin devlet olduğunu savunan bu otoriter yapılar, cinselliği kontrol edilmesi gereken mekanik bir eylem, aşkı ise tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görür. Her iki romanın kahramanı da sisteme tam bir uyum içindeyken, hayatlarına giren kadınlar vasıtasıyla isyana sürüklenir. Cennet-cehennem göndermeleri ve "yasak elma" metaforu, iki romanın da olay örgüsünün merkezinde yer alır.

Biz romanının güncellenmiş ve daha akıcı bir versiyonu olarak da okunabilecek olan 1984, İkinci Dünya Savaşı sonrasında hızla yükselen antikomünist söylemler için bulunmaz bir fırsat sunmuştur. Orwell, kitabının açık bir Stalin eleştirisi barındırdığını reddetmemekle birlikte, eserinin salt bu yönüyle ele alınmasına karşı çıkmıştır.

Kitabın yayımlanmasından bir yıl sonra, 1950'de Orwell hayatını kaybeder. 1984 ise Soğuk Savaş yıllarında “özgür” Batı'nın, Sovyetler Birliği başta olmak üzere Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelere yönelik kara propagandasının adeta el kitabı haline getirilir.

Bugün Soğuk Savaş dönemi geride kalmış, Sovyetler Birliği ve dönemin sosyalist devletleri tarih sahnesinden çekilmiştir. Buna rağmen emperyalizmin o yıllarda ihtiyaç duyduğu kara propaganda söylemleri, günümüzde tam tersine dönerek bizzat mevcut küresel sistemin kendi eleştirisine dönüşmüştür. Orwell'ın romanında dikkat çektiği gibi:

“Her şey bir sis bulutu içinde kaybolup gidiyor... Geçmiş siliniyor, silindiği unutuluyor, yalan gerçek oluyor...”

Günümüzün otoriter anlayışları da gerçekliği güç odaklarının ihtiyaçlarına göre her gün yeniden üretiyor. Sonsuz bilgi kaynağı ve özgürlük vaadiyle elimize tutuşturulan akıllı telefonlar ile televizyonlar, adeta modern birer Gerçek Bakanlığı basın bülteni gibi çalışıyor.

Otariterliği sadece fiziksel bir baskı rejimi olarak değil; zihni, dili, geçmişi ve insan doğasını bütünüyle sömürgeleştiren kusursuz bir mekanizma olarak tasvir eden Orwell'ın işaret ettiği tehlike, tam da bugün yaşadığımız gerçeğe karşılık geliyor. Zihnimizin silinmesine ve egemenlerin ihtiyaç duyduğu şekilde her gün yeniden programlanmasına karşı en çok ihtiyaç duyduğumuz savunma hattı, yaşadıklarımızı yarınlara aktarabileceğimiz bir toplumsal günlüktür.

Çünkü unutturma refleksiyle hareket eden devlet aklı, kitlelerin geçmişle yüzleşmesine asla izin vermek istemez. George Orwell da otoriter rejimlerin ayakta kalabilmesi için ilk olarak toplumsal hafızayı hedef alması ve onu tamamen yok etmesi gerektiğini bu yüzden vurgular. Bu durum, aynı zamanda otoriter zihniyetlere karşı mücadelenin en güçlü aracını da açığa çıkarır: Hatırlamak.

İşte evrensel distopyaların işaret ettiği bu "toplumsal hafıza kaybı" ve unutturma refleksi, günümüz Türkiye siyasetinin de ana omurgasını oluşturuyor. Siyaset aktörlerinin, toplumsal muhalefetin zayıf hafızasına güvenerek geçmişteki söylemleriyle çelişen adımlar atması ve kitlelerin her şeyi birkaç haftada unutacağını varsayması da bu evrensel unutturma refleksine sırtını dayamalarından kaynaklanıyor.

“Devlet aklı”nın ürünü politikalar ile CHP'nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendisini eleştirenlerin kısa süre sonra her şeyi unutup, geçmişte söylenenleri sineye çekerek "tıpış tıpış" destek vereceğini düşündüren vizyon, tam da bu sistemsel hafızasızlaşmadan besleniyor.

Unutmayalım, unutturmayalım. Toplumsal muhalefet karşısında “Her şeyi izliyoruz, not ediyoruz.” sözlerini birer tehdit unsuru olarak kullananlara karşı, toplumsal hafızamızı diri tutacak günlüklerimiz ve kayıtlarımız her zaman yanımızda olsun.

{ "vars": { "account": "G-Z64XNY337Y" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }