Adına “Çerçeve Yasa” denildi.
Çerçeve; bir resmi, bir fotoğrafı çevreleyen, onun sınırlarını belirleyen nesnedir. Mecaz anlamda ise bir düşüncenin, bir kuralın ya da bir sürecin sınırlarını ifade eder. “Yasal çerçeve” deriz örneğin.
Peki, adına Çerçeve Yasa denilen düzenlemenin çizdiği çerçevenin içinde ne var?
Hapishanelerde yıllardır tahliye bekleyenler açısından da bu yasa bir umut ışığı olarak sunuldu. Fakat henüz o ışığı gören olmadı.
Daha doğrusu ışık yine bir yerlere bağlandı.
Şartlara, kurullara, kanaatlere, yorumlara…
Bırakalım bu yasadan yararlanarak hapisten çıkmayı; 30 yıllık infaz süresini tamamladığı halde tahliyesi ertelenen mahpuslar, her geçen gün yeni bir haberin konusu olmaya devam ediyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 74 yaşındaki Mehmet Sait Yıldırım.
Yıldırım, otuz yıllık infaz süresini tamamlamış.
Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu'nun kendi tespitlerine göre kurallara uyuyor. Toplu yaşamın gerektirdiği sorumlulukları yerine getiriyor. Disiplin cezası bulunmuyor. Görevlilerle ya da diğer mahpuslarla tehdit, kavga ve benzeri sorunlar yaşamıyor.
Kısacası, cezaevinde tutulmasını gerektirecek somut bir disiplin sorunu yok.
Ama tahliye yok.
Neden?
Çünkü kurul, Yıldırım'ın bazı siyasi değerlendirmelerinden hareketle “örgüt ideolojisini sahiplendiği” ve “pişmanlık göstermediği” kanaatine varıyor.
Yetmiyor.
Üç yıldır kütüphaneden kitap almaması, cezaevi eğitim faaliyetlerinden yararlanmaması da “örgüte bağlılığının sürdüğü” yönünde yorumlanıyor.
İşte tam burada durup sormak gerekiyor:
Bağlılığını sürdürse ne olur, sürdürmese ne olur?
Bir insanın siyasi düşüncesini değiştirmemiş olması, hakkında verilmiş cezanın infaz süresini tamamlamışsa, özgürlüğünün önüne sonsuza kadar konulabilecek bir engel midir?
Daha açık soralım:
Cezaevinden çıkmanın şartı artık cezanı tamamlamak mı, yoksa düşüncelerinden vazgeçmek mi?
Çünkü burada mesele, mahpusun cezaevi kurallarına uyup uymamasından çıkıyor; zihninden ne geçirdiğine, hangi siyasi düşünceyi taşıdığına ve geçmişteki örgütsel aidiyetine ilişkin kanaatlere dönüşüyor.
Oysa bugün içinde bulunduğumuz siyasal süreçte “örgüt bağlılığı” ölçütünün kendisi bile yeniden tartışılması gereken bir noktaya gelmiş durumda.
Söz konusu örgütün lideri silahlı mücadelenin sona erdirilmesi çağrısı yapıyor.
Örgüt kongresini topluyor.
Silahlı mücadele döneminin sona erdiğini ilan ediyor.
Silahlar sembolik olarak yakılıyor.
Yani dünün silahlı mücadele ilişkilerini sona erdirdiğini ilan eden bir süreç yaşanıyor.
Hal böyleyken, yıllardır cezaevinde bulunan bir mahpusun hâlâ “örgütle bağını sürdürebileceği” yönündeki varsayımla tahliyesinin ertelenmesi nasıl bir hukuki mantığa dayanıyor?
Daha önemlisi:
Örgüt feshediliyor ya da silahlı mücadele sona erdiriliyorsa, geçmişteki örgütsel bağlılık üzerinden bugün özgürlüğü engellemenin ölçüsü nedir?
Yoksa cezaevinden çıkabilmek için yalnızca infaz süresini tamamlamak yetmiyor mu?
İnsan aynı zamanda siyasi düşüncelerinden de vazgeçmek zorunda mı?
İdare ve Gözlem Kurulu'nun görevi nedir?
Mahpusun siyasi düşüncelerini değiştirmesini sağlamak mı?
Yoksa kanunda öngörülen koşullar bakımından tahliye edilip edilemeyeceğini değerlendirmek mi?
Eğer ikinciyse, siyasi düşüncenin tahliye kararındaki yeri nedir?
Eğer birincisiyse, o zaman ortada infaz hukukundan başka bir şey var demektir.
Daha vahimi ise şu:
Kurul adeta mahkeme yerine geçiyor.
Mahpus itiraz ediyor.
Bu kez mahkeme devreye giriyor.
Ve kurul kararında “usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı” sonucuna varıyor.
Al takke, ver külah.
Bir tarafta mahkeme tarafından verilmiş ve infazı tamamlanmış bir ceza…
Diğer tarafta mahpusun siyasi tutumundan geleceğe ilişkin varsayımlar çıkararak tahliyeyi erteleyen bir kurul…
Ve sonunda bu kararın yargısal denetimden geçerek onaylanması.
Üstelik bütün bunlar 74 yaşında ve ağır sağlık sorunları bulunan bir insan hakkında yapılıyor.
Yıldırım, son tahliye ertelemesinin ardından kalp krizi geçiriyor.
Anjiyo yapılıyor.
Kalbine iki stent takılıyor.
Yoğun bakım sürecinin ardından yeniden cezaevine gönderiliyor.
Burada artık sadece bir hukuk tartışmasından söz edemeyiz.
İnsanın aklına şu soru geliyor:
Ceza ne zaman bitiyor?
Otuz yıl sonra mı?
Yoksa mahpusun düşüncesi değiştiği gün mü?
İşte Çerçeve Yasa'nın gerçek çerçevesi tam da burada ortaya çıkıyor.
Meclis'ten rekor sayılabilecek bir oyla geçen bir düzenleme, hapishane kapısında yıllardır bekleyen insanlar açısından somut bir değişiklik yaratmıyorsa, o çerçevenin anlamını yeniden sorgulamak gerekmez mi?
Çünkü mesele artık sadece “Kim tahliye olacak?” meselesi değildir.
Asıl mesele şudur:
Bir mahpusun özgürlüğü, cezasını çekmesiyle mi mümkün olacaktır; yoksa siyasi düşüncelerinden vazgeçmesiyle mi?
Eğer silahlı mücadele sona eriyor, silahlar yakılıyor, yeni bir siyasal ve hukuki süreç başlatılıyorsa; hâlâ geçmişin kavramlarıyla insanları cezaevinde tutmanın gerekçesi nedir?
Dünün örgütsel ilişkilerini bugünün tahliye ölçütü yapmak, değiştiği söylenen siyasetin neresine oturuyor?
Ve daha temel bir soru:
Devlet gerçekten yeni bir dönem başlatmak istiyorsa, insanları eski dönemin ölçüleriyle yargılamaya devam ederek bunu nasıl yapacak?
Çerçeve var.
Yasa var.
Meclis iradesi var.
Kurullar var.
Mahkemeler var.
Ama bütün bunların ortasında, cezasını tamamladığı halde hâlâ içeride olan bir insan varsa…
O zaman çerçeve var ama içinden çıkabilen yok. Çünkü adalet yoksa, en geniş çerçeve bile sadece bir çerçevedir.