CHP’de Merkez Sağ Stratejisinin Bedeli

Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan Burcu Köksal’a, Abdüllatif Şener’den mutlak butlancı Lütfi Savaş’a, etkin pişmanlık sularına yelken açan Uşak ve Antalya Büyükşehir Belediye başkanlarına uzanan süreç...

CHP’ye karşı yürütülen yok etme en azından itibar zedeleme, küçültme çabaları, transferler, soruşturma, tutuklama ve yargılamalar devam ederken uzun yıllardır tartışılan temel siyasal yönelimlerinden birini yeniden görünür hale getiriyor.

Dün CHP, toplumsal muhalefeti kendi siyasal hattı üzerinden mi büyütmek istiyordu, yoksa seçim kazanma pragmatizmi içindeki ulusalcılar bir yana sağdan isim transfer ederek genişleme stratejisini mi sürdürdü?

CHP’nin sosyal demokrat bir parti olup olmadığı zaten yıllardır tartışmalı bir mesele. Ancak mesele yalnızca ideolojik kimlik tartışması değil; aday tercihleri, kurulan ilişkiler ve taşınan siyasal kadrolar da bu kimliği doğrudan belirliyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden yerel seçimlere kadar birçok süreçte, sağ siyasetten gelen ya da sağ seçmene güven verme amacıyla öne çıkarılan içindeki ulusalcı/sağcı isimler, kısa vadede “kazanacak aday” formülü olarak sunuldu, bir kaç dönemin değişmez isimleri de adeta kambersiz düğün olmaz misali yerlerini hep korudular. Fakat bugün ortaya çıkan tablo, bu tercihlerden bazılarının uzun vadede ciddi siyasal ve etik sorunlar yarattığını gösteriyor.

Burada sorun yalnızca kişilerin geçmişte sağ siyasette bulunmuş olması değil. Türkiye gibi siyasal geçişlerin yoğun yaşandığı bir ülkede insanlar elbette değişebilir, farklı siyasal hatlara yönelebilir. Asıl mesele; hangi politik hatta bağlandıkları, ne kadar tutarlı oldukları ve ilk ciddi baskı anında nasıl pozisyon aldıklarıdır.

Çünkü siyasal aidiyeti zayıf, bulunduğu yere göre yön değiştiren, politik çizgisini seçim hesabına göre kuran isimlerin yarattığı sorun bugün daha görünür hale gelmiş durumda. Aydın'dan Afyon'a aynı senaryo.

Tek adam rejiminin CHP’ye yönelik baskısı elbette büyük. Yargıdan medyaya, ekonomik kuşatmadan siyasi operasyonlara kadar çok yönlü bir sıkıştırma yaşanıyor. Ancak şu soruyu da sormak gerekiyor: Bu baskının etkili olmasında CHP’nin yıllardır sürdürdüğü aday ve kadro siyasetinin hiç mi payı yok?

Kendi siyasal hattına, kendi toplumsal birikimine ve kendi kadrolarına elbette gençlere yeterince güvenmeyen bir anlayış, çözümü sürekli “merkez sağdan oy alabilecek” isimlerde, ve başkanlığı/milletvekilliğini meslek edinmiş eskilerde aradı. Sonrasında CHP’nin başına mutlak butlan davası belasını açan Hatay'daki aday ısrarı akıllardan çıkacak gibi değil.

Emekçilerin her gün daha fazla yoksullaştığı memlekette sağcılığın değişmez bir algı olduğuna da ikna olmuş ana muhalefetin yönetimleri çoğu zaman, kendi politik çizgisini topluma anlatmak yerine; sağ seçmeni ürkütmeyecek adaylarla daha geniş bir mutabakat kurmaya çalıştı. Ancak bu tercih, kısa vadeli seçim hesabı ile uzun vadeli siyasal tutarlılık arasında ciddi bir gerilim yarattı.

Oysa Türkiye’de son yıllarda dikkat çeken temel dinamiklerden biri, AKP’den kopuş eğilimidir.

Fakat CHP bu toplumsal çözülmeyi çoğu zaman kendi siyasal programıyla örgütlemek yerine, sağdan gelen “tanıdık” figürlerle yönetmeye çalıştı. Böyle olunca da bazı isimler CHP’ye katıldı ama geldikleri yerdeki siyasal refleksleri büyük ölçüde değişmeden kaldı.

Bugün yaşanan bazı kırılmaların ardından ortaya çıkan tablo ise düşündürücü. Dün CHP listelerinden seçilen, vekilliğinde veyahut belediye meclislerinde sert çıkışlarıyla alkış alan, parti adına siyaset yapan kimi isimler; ilk ciddi baskıda ya sessizleşiyor ya da doğrudan doğruya baskısını hissettiği siyasal odağın rozetini takmakta beis görmüyor.

Gitmeden önce genel merkez yöneticilerinin telefonuna çıkmamayı bile kendisinde hak görebiliyor. Kimileri ise parti değiştirdikten sonra bile “başım dik” ya da “CHP beni yordu” diyebiliyor.

Üstelik bu isimlerin önemli bir kısmı siyasette sıradan bir yolculuk yaşamadı. Milletvekili seçilebilecek sıralardan aday gösterildiler, dönemler boyunca partinin imkânlarıyla siyaset yaptılar. Yetmedi; “memlekete hizmet” söylemiyle belediye başkan adayı oldular. Seçilseler belediye başkanı, seçilemeseler milletvekili olarak yollarına devam edecekleri bir siyasi konfor alanı oluştu. Buna rağmen ilk büyük "siyasal" basınçta yaşanan savrulmalar, yalnızca bireysel zaaflarla açıklanamaz.

Çünkü siyaset yalnızca kişisel kariyer meselesi değildir. Temsil iddiası, toplumsal sorumluluk ve politik tutarlılık meselesidir. Eğer seçilmişler ilk baskıda, ilk soruşturmada, ilk siyasal sıkışmada saf değiştiriyorsa; burada yalnızca bireyleri değil, onları o konumlara taşıyan siyasal anlayışı da tartışmak gerekir.

Bu noktada Özgür Özel döneminin nasıl şekilleneceği belirleyici olacak.(19 Mart 2025 gerek memleketin "demokrasisi" gerekse CHP için yeni bir milat oldu.)İktidar baskısı karşısında daha görünür, daha hareketli ve daha sahada bir muhalefet tarzı geliştirmeye çalıştığı görülüyor. Bu durum hem parti içinde hem kamuoyunda belirli bir değişim hissi yarattı. Ancak asıl mesele bundan sonra netleşecek: CHP, geçmiş dönemlerin pragmatik aday siyasetini sürdürmeye devam mı edecek, yoksa kendi siyasal çizgisine ve toplumsal tabanına daha fazla yaslanan bir yönelim mi geliştirecek?

2024 yerel seçimine giren henüz çiçeği burnunda bir genel başkanın geçmiş alışkanlıkların etkisinden tamamen kop(a)maması anlaşılabilir görülebilir. Ancak önümüzdeki erken veya zamanında olacak genel ve yerel seçimlerde asıl belirleyici olacak şey, yalnızca kimlerin aday gösterileceği değil; adayların nasıl belirleneceği de olacak. Doğruluğu yanlışlığı bir yana kimin ne kadar para aldığı/verdiği, kimin hangi merkez yöneticilerinin torpiliyle kendisine üst sıralarda yer bulduğu mu konuşulacak yoksa Parti örgütlerinin, yerel dinamiklerin, demokratik kitle örgütlerinin ve toplumsal muhalefetin daha fazla söz sahibi olduğu bir süreç mi kurulacak. Aksi halde, aynı tartışmaların tekrar yaşanması kaçınılmaz görünüyor.

Çünkü önümüzdeki seçimlerde yalnızca cumhurbaşkanı seçilmeyecek; aynı zamanda yeni dönemin siyasal kadroları da şekillenecek. Saray rejimi açısından mesele açık: kendi düzenini sürdürmek. Ancak onu yenmeyi hedefleyen ana muhalefetin aday profili; namuslu, dürüst, tutarlı ve gerçekten demokrat insanlardan oluşmazsa "demokrasi" nasıl kazanılacak?

Toplumun ihtiyacı yalnızca iktidarın değişmesi değil; siyaset yapma biçiminin de değişmesidir. Çünkü bugünküne benzer yöntemlerle kurulacak bir yeni düzen, kısa vadede seçim kazansa bile uzun vadede aynı temsil krizlerini yeniden üretme riski taşıyacaktır.

Mesele yalnızca iktidarı seçimle devralıp aynı ekonomik ve siyasal düzeni farklı kadrolarla sürdürmek olacaksa, bu emekçi halklar açısından gerçek bir çıkış yaratmayacaktır.

Çünkü toplumun ihtiyacı yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir. Asıl ihtiyaç; sermaye düzenine bağımlı siyaset tarzının aşılması, halkın siyasetin gerçek öznesi haline gelmesi ve emek eksenli demokratik bir dönüşüm programının kurulmasıdır. Aksi halde bugünküne benzer yöntemlerle kurulacak her yeni iktidar, kısa süre sonra aynı temsil krizlerini ve aynı siyasal çürümeyi yeniden üretecektir.

{ "vars": { "account": "G-Z64XNY337Y" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }