Kars CHP Milletvekili İnan Akgün Alp'in son dönemde kamuoyuna yansıyan çıkışları da tam bu noktada tartışılmayı hak ediyor. Ardahan Valisi'ni spor kıyafeti üzerinden hedef alması, "TikTok'çu Vali" yakıştırması yapması ve incir yaprağı göndermesi gibi çıkışları zaten kamuoyunda geniş biçimde tartışıldı. Şimdi ise eski parti arkadaşlarının kurduğu Yeni Parti'ye yönelik kullandığı ifadeler, siyasetin seviyesini daha da aşağı çeken bir örnek olarak hafızalara kazındı.
Elbette yeni kurulan bir parti eleştirilebilir. Programı, kadrosu, siyasi çizgisi ve kuruluş süreci sorgulanabilir. Ancak bunu yaparken hakaret çağrıştıran benzetmelere başvurmak, insanları aşağılayan ifadeleri siyasi argümanın yerine koymak, eleştiriyi güçlendirmez; aksine zayıflatır.
Nitekim sosyal medya hesabından yaptığı paylaşım da bunun tipik bir örneği oldu. Yeni Parti'yi anlatırken kullandığı "pavyondan kulübe" benzetmesi, "Merkür retrosu", "astroloji", "falcılık" ve benzeri ifadeler; siyasi analizden çok alay ve küçümsemeye dayanan düzeysiz bir üslubun ürünüdür. Oysa toplum, milletvekillerinden sosyal medya trollerinin diliyle değil, milletvekili ciddiyetine yakışan bir üslupla konuşmalarını bekler.
Ancak tartışmanın bir başka boyutu daha var.
CHP, Cumhuriyet'in kurucu partisidir. Bu tarihsel kimlik, ona Türk siyasal hayatında ayrı ve özel bir yer kazandırmıştır. Fakat kurucu parti olmak, tarihsel meşruiyetin sonsuza kadar kendiliğinden devam edeceği anlamına gelmez. Bir siyasi partinin, zaman içinde yaşanan siyasal kırılmalar karşısında kendisini yenileyememesi; parti içi demokrasi tartışmalarının büyümesi, seçilmişlerin iradesinin tartışmalı süreçlerle etkisizleştirilmesi ve ihraçlarla parti içi çoğulculuğun zedelenmesi, seçmen nezdindeki memnuniyetsizliği ve kopuş eğilimlerini de artırabilir.
Bu nedenle CHP'nin bugün karşı karşıya bulunduğu sorunları yalnızca dışarıdan gelen siyasi hamlelerle açıklamak eksik kalır. Bir siyasi partinin meşruiyeti kadar, toplumla kurduğu bağ da sürekli yeniden inşa edilmek zorundadır. Tarihsel miras, güncel siyasetin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
Yeni Parti'nin kurucularının eski CHP kadrolarından oluşması ise onu otomatik olarak CHP'nin "ikinci versiyonu" ya da "butlan öncesi CHP" olarak nitelendirmeyi haklı çıkarmaz. Her yeni siyasi oluşum, kendisini kendi programı, kadrosu, politikaları ve toplumla kurduğu ilişki üzerinden tanımlamak zorundadır. Yeni Parti de kendisini daha kapsayıcı bir siyaset iddiasıyla ortaya koymaya çalışmaktadır. Özellikle tabanda, yani aşağıdan yukarıya doğru gelişen bir ilgiyle karşılanıp karşılanmadığını ise zaman gösterecektir. Bu ilginin kalıcı bir siyasi desteğe dönüşüp dönüşmeyeceğine karar verecek olan da nihayetinde seçmendir.
Siyasi rekabetin gereği, bu yeni oluşumu programı, kadroları ve vaatleri üzerinden eleştirmektir. İroni ve küçümseme üzerine kurulu bir dil ise ne mevcut partinin sorunlarını çözer ne de yeni oluşumun önünü keser. Aksine, siyasal tartışmayı içerikten uzaklaştırarak polemiğin sınırlarına hapseder.
Bir başka çelişki ise siyasi pozisyonuyla ilgilidir. Kendi seçim bölgesinde farklı siyasi aktörlerle ortak çalışma zemini oluşturmakta zorlandığı yönünde eleştiriler bulunan bir siyasetçinin, ulusal siyasette sürekli polemik üreterek görünürlüğünü artırmaya çalışması da düşündürücüdür. Çünkü gündemde kalmak, siyaset üretmekle aynı şey değildir.
Siyaset, toplumu kutuplaştıracak yeni gerekçeler üretme sanatı değildir. Tam tersine, farklı görüşlerin medeni bir zeminde yarışmasını sağlayacak dili kurabilme becerisidir. Nezaket zayıflık değildir; seviyeli eleştiri de etkisizlik anlamına gelmez.
Bugün konuşulması gereken, bir milletvekilinin sosyal medyada ne kadar sert ifadeler kullandığı değil; temsil ettiği ilin hangi sorunlarına çözüm ürettiği olmalıdır. Vatandaş polemik değil, hizmet bekler. Hakaret değil, fikir duymak ister.
Siyasetçiler gelip geçer; geriye ise kullandıkları dil ve bıraktıkları iz kalır. Gündem olmak kolaydır, güven vermek ise zordur. Kalıcı olan, polemikler değil; siyasetçinin üslubu, üretimi ve kamuoyunda bıraktığı itibardır.
Çünkü siyasette asıl mesele, ne kadar konuşulduğunuz değil; konuştuğunuzda ne söylediğiniz ve geride ne bıraktığınızdır.