Ütopya mı Daha Yakın, Distopya mı?
Ütopyadan söz etmek bugün birçok insan için bir masal anlatmak gibi geliyor. Belki de bunun nedeni, yıllardır hayal kırıklıklarıyla yaşayan insanların umut sözcüğüne kuşkuyla yaklaşmasıdır. Masallarla büyütülen bir toplumun ilk tepkisi çoğu zaman "bana masal anlatma" oluyor.
Distopyadan söz edildiğinde ise başka bir tepkiyle karşılaşıyoruz:
"Hadi canım sen de!"
Sanki var olduğu kadarıyla özgürlüklerin daralması, demokrasinin aşınması, emekçilerin daha çok yoksullaşması ve toplumun giderek daha fazla baskı altına alınması yalnızca romanlarda yaşanabilecek şeylermiş gibi...
Oysa soru hâlâ önümüzde duruyor:
Ütopya mı daha yakın, distopya mı?
Benim ütopyam; sömürüsüz, eşitlikçi, demokratik bir Türkiye'nin ve dünyanın kurulabilmesidir. Halkların eşit yurttaşlık temelinde birlikte yaşayabildiği, emeğin hak ettiği değeri gördüğü, gençlerin gelecek kaygısı yaşamadığı, düşüncenin ve örgütlenmenin suç olmadığı bir ülke...
Peki ya distopya?
Benim sözünü ettiğim distopya; gerici ve otoriter bir rejimin adım adım tahkim edilmesidir. Siyasal iktidarın yalnızca devlet aygıtını değil, toplumsal yaşamın bütün alanlarını kendi ideolojik kalıplarına göre yeniden şekillendirmeye çalışmasıdır.
Yargının siyasal müdahalelerin aracına dönüştürülmesi...
Muhalefetin "hukuk" yoluyla etkisizleştirilmeye çalışılması...
Sendikal hakların, ifade özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün baskı altına alınması...
Eğitimin, kültürün ve toplumsal yaşamın giderek daha fazla dinselleştirilmesi...
Emekçilerin daha düşük ücretlere ve daha güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edilmesi...
Bütün bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunlar, sermaye çıkarlarıyla uyumlu, siyasal muhalefeti etkisizleştirmeyi amaçlayan ve toplumu muhafazakâr bir çerçevede yeniden düzenlemeye çalışan bir rejim inşasının farklı görünümleridir.
Bu tabloya biraz daha yakından bakalım.
Ana muhalefet ( aslında yerel seçimlerde aldığı oy oranlarıyla ve anket sonuçlarıyla birinci ) partisine yönelik yargı operasyonlarının siyasetin doğal bir parçasıymış gibi sunulması...
Daha dün Ankara'nın göbeğinde aylarca çalıştıkları halde ücretlerini alamayan işçilerin hak arama mücadelelerinin baskıyla karşılaşması...
Mülakat mağduru öğretmenlerin yıllarca emek verip kazandıkları hakları talep ederken yalnız bırakılması...
Asgari ücret düzeyinde maaşlarla çalışmaya zorlanan özel okul öğretmenlerinin insanca yaşam taleplerinin görmezden gelinmesi...
Onları destekleyen ailelerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve hak savunucularının baskıyla karşılaşması...
Bütün bunlar birbirinden kopuk olaylar mıdır?
Yoksa aynı tablonun parçaları mı?
Distopya tam da burada başlıyor. İnsanların yaşadıkları haksızlıkları tek tek olaylar olarak görmelerinde, bunların ortak bir siyasal ve toplumsal düzenin ürünü olduğunu fark edememelerinde...
Çünkü otoriterleşme bir gecede gerçekleşmez. Adım adım ilerler. Önce yargı bağımsızlığı aşınır. Sonra siyaset alanı daralır. Ardından ekmekler küçüldükçe, sendikal haklar, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü baskı altına alınır. Her aşama bir öncekinden daha normal görünmeye başlar.
Tarih bize şunu gösteriyor:
Hiçbir toplum bir sabah uyandığında kendisini distopyanın içinde bulmaz. Distopyalar günlük hayatın olağanlığı içinde inşa edilir.
İnsanlar ücretlerini istedikleri için suçlanmaya başladığında...
Öğretmenler meslek onurları için mücadele etmek zorunda kaldığında...
Muhalefet "hukuk" yoluyla etkisizleştirilmeye çalışıldığında...
Toplumun, emekçilerin farklı kesimleri birbirinden koparıldığında...
Ortaya çıkan şey yalnızca tek tek mağduriyetler değildir. Yeni bir toplumsal düzenin işaretleridir.
Bu nedenle asıl soru şudur:
Distopya görülmeden, ona karşı mücadele edilmeden ütopya kurulabilir mi?
Sanmıyorum.
Çünkü ütopya yalnızca güzel bir gelecek tasarımı değildir. Aynı zamanda bugünün karanlığına karşı verilen mücadelenin adıdır.
Fakat yalnızca distopyadan söz etmek de yeterli değildir. Sürekli yaklaşan karanlığı anlatan ama insanlara çıkış yolu göstermeyen bir siyaset zamanla umutsuzluk üretir.
İnsanlar yalnızca korkuyla değil, umutla da harekete geçer.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey hem yaklaşan tehlikeyi görmek hem de başka bir Türkiye'nin mümkün olduğunu gösterebilmektir.
Demokratik bir Türkiye.
Emekten yana bir Türkiye.
Halkların eşit ve özgür yaşayabildiği bir Türkiye.
Gençlerin geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalmadığı bir Türkiye.
Belki ütopya budur.
Ama o ütopya, distopyanın karşısında mücadele edilmeden gerçekleşmeyecektir.
Sonuçta soru hâlâ önümüzde duruyor:
Ütopya mı daha yakın, distopya mı?
Belki de asıl mesele, distopyanın gelip gelmeyeceği değil; hangi ölçüde ve hangi biçimlerde hayatımızın parçası haline geldiğidir.
Çünkü distopya kendiliğinden ilerler.
Ütopya ise ancak mücadele edilirse yaklaşır.