Bu topraklarda sayısız acı olay yaşandı. Her defasında “bu kadar da olmaz” dediğimiz noktada, daha büyük trajediler, cinayetler ve felaketler ile sınandık: depremler, sel felaketleri, yangınlar, katliamlar... Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz dediğimiz, sorumlulardan hesap soracağız diye haykırdığımız meydanlar, geçmişle hesaplaşmaktan çok içimizi dolduran öfkeyi yatıştırmaya hizmet etti. İktidar, her olayda aynı yöntemi kullandı: önce şiddet aygıtları ile toplumsal muhalefeti bastırdı ve devamında ihtiyaç duyduğu her an emrine amade olan medya organları ile ilgiyi başka yönlere çekmeyi başardı.
“Türkiye’nin geçmişinin bu kadar çok yüzleşemediği olaylar ve durumlar ile dolu olmasının ana nedenlerinden biri, Türkiye’de devlet aklının unutturma refleksi ile çalışmasıdır.” (Buket Özdemir, ET000240.pdf, sayfa 77). Egemen güçler bu unutturma refleksini öyle ustaca kullanmayı başarmaktadırlar ki, yakın geçmişimizde yaşadığımız olayların baş sorumlularını bizzat olayların mağdurlarına alkışlatmayı başarmaktadırlar.
Öyle olmasaydı, Ankara katliamı sonrasında, “bombalar patladıkça oylarımız artıyor” diyen Ahmet Davutoğlu’nun demokrasi havarisi ilan edilmesi mümkün olur muydu? Türkiye’nin en karanlık yıllarında Tansu Çiller’in yanında olan ve sonrasında bütün sağ partilerde görev alan, Nisan 2016’da katıldığı bir programda İçişleri Bakanlığı dönemindeki faili meçhullere dair “Bu ülke için, bu milletin birliği ve beraberliği için bir şey yapılması gerekiyorsa yapmışımdır, sorumluluğunu da sonuna kadar alıyorum” diyerek adeta itirafta bulunan Meral Akşener’in kurtarıcı olarak el üstünde tutulmasına ne demeli?
1993 yılının 2 Temmuzu tarihimizde insanlığın, vicdanların yandığı kara bir gün olarak kazındı. Dönemin Sivas Belediye başkanının, Madımak Oteli’nin önünde toplanan katiller tarafından ‘Mücahit Temel’ sloganlarıyla karşılandığı söylenir. Kendisinin de kalabalığa hitaben ‘Bir defa şöyle bir Fatiha okuyalım. Şunların ruhuna el-Fatiha diyelim’ diye konuştuğu ve caniler sürüsüne ‘Gazanız mübarek olsun’ dediği (Vikipedi) pek çok yerde yazılıp çizilmiştir. İşte bu dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’nu yıllar sonra, seçimler döneminde, “bilge başkan”, “ak sakallı dede” olarak alkışlayanların pek çoğunun Sivas da katledilen canların akrabaları, dostları, yoldaşları olmasını da “unutturma refleksi ile çalışan devlet aklının” başarısından başka bir şey değildir.
“Unutturma refleksi ile çalışan devlet aklı”, toplumsal belleğin gelişmesi karşısında sadece unutturmanın yeterli olmayacağını biliyor. Tarihi ters yüz ederek, tarihsel olaylarda kişileri kendi ihtiyaç duyduğu hâliyle yeniden konumlandırarak sahte kahramanlar yaratıyor. Buna hizmet eden sayısız hikâye, “tarihi” roman, dizi ve film ile bir kumarbazdan usta edebiyatçı, bir tarikatçı şarlatandan evliya, en çok toprak kaybeden padişahtan asrın lideri, "Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı ne şeriat kaldırılırdı!" diyen gerici yobazdan eli öpülesi üstad, domuz bağı ideologlarından âlim, “oluk oluk kan akıtacağız” diye barış bildirisi imzacısı aydınları tehdit eden mafya liderinden Che hayranı “muhalif” yaratma gibi sayısız örnek bulabiliriz.
20 Mart 2026 tarihinde vizyona gireceği açıklanan “ÇATLI: REİS” filmi, ters yüz edilmiş ve bu çarpık hâli ile kutuplaştırılmış toplumda bir kesimin özendiği “kahramanlardan” birini yeniden ve daha geniş kitlelere pazarlama amacı taşıyor. Abdullah Çatlı’nın kim olduğunu çok güzel özetleyen bir yazı, T24’te Gökçer Tahincioğlu tarafından “Bir Katilden ‘Kahraman’ Yaratma Dramı!” başlığı ile yayımlandı.
Abdullah Çatlı'nın hayatı, pek de saklı gizli olmayan kirli ilişkiler ve insanın kanını donduran katliamlarla dolu. Bizzat dönemin MİT başkanı Mehmet Eymür tarafından devletin imkanlarını kendi menfaatleri için kullandığı ve para için insanları öldürdüğü açıklanmıştı. Buna rağmen ilk gençliğinden itibaren beslendiği ve sonrasında eylemleri, maddi olanakları ile beslediği milliyetçi muhafazakâr kesimin idolü olarak kabul edildi. Kumarhane arsası bakmak için gittikleri yolculukta geçirdikleri kazada bile bir gizem, ulvi bir amaç arayanlar tarafından adına medhiyeler düzüldü. Uydurma hikayeler anlatarak bir kahramana dönüştürüldü.
ASALA terörünü bitiren kahraman Abdullah Çatlı “efsanesi”nin yaratıcıları, Çakır karakteri şahsında Alaattin Çakıcı ve dönemin diğer bütün kumarhane işletmecilerini, uyuşturucu satıcılarını, silah kaçakçılarını, fuhuş tüccarlarını ve karaparacıları, devlet içindeki kont-gerilla unsurlarını “Kurtlar Vadisi” ile akladılar. Peşi sıra çektikleri yeni mafya dizileri ile toplumun değer yargılarını da ters yüz ederek, açlık ve gelecek kaygısı ile çocuk yaşta tanışan gençlik için kolay para kazanma yolu olarak torbacılığı, tetikçiliği ve fahişeliği olağanlaştırdılar.
Anlaşılan o ki yakın gelecekte, “ÇATLI: REİS” türünden milliyetçilik sosu ile süslenmiş mafya güzellemesi film ve diziler, kitaplar ve programlar fazlasıyla önümüze gelecek. Her alanda daha da karmaşıklaşan yeni iletişim yöntemleriyle, düşüncelerimize yön veren medya araçlarıyla topluma dayatılan milliyetçilik ve müslümanlık sosu ile süslenmiş bu türden çalışmaların tek bir amacı var: Özünde bir avuç mutlu azınlığın iktidarını desteklememizi ya da en azından kabullenmemizi, bu da olmuyorsa korkarak, umursamayarak sinmemizi sağlamak.
Rakel Dink’in sözleriyle “masum bir bebekten katil bir çocuk yaratan” bu düzene karşı geçmişle hesaplaşma çağrısını dile getirmekten hiç vazgeçmemek gerekiyor. Bu tür yeni “çakma kahraman” yaratma projelerine karşı tarihin ters yüz edilmesine, gerçeklerin unutturularak toplumsal belleğin iktidarın istediği gibi yeniden şekillendirilmesine karşı daha duyarlı olmak aydınım, demokratım diyen herkesin görev ve sorumluluğudur.
Son söz, Gökçer Tahincioğlu'nun sözleri olsun “Birilerinin kahramanı Mumcular, Dinkler, Göktepeler, İpekçiler… Birilerinin kahramanı da Çatlılar…” Unutmayalım. Unutturmayalım.