Suçlu Kim?

Yeni seçilen bakan, eski bakanın odasına yerleşirken masanın üzerinde eski bakanın bıraktığı üç kapalı zarf ve bir not bulur.

Notta şöyle yazmaktadır:

"Görevin süresince başın ne zaman çok sıkışırsa bu zarfları sırasıyla aç."

Aradan bir yıl geçer. Hükümetin politikaları çöker, enflasyon fırlar ve muhalefet bakanı istifaya çağırır. Bakan panik içinde birinci zarfı açar. İçindeki kağıtta tek bir cümle yazılıdır:

"Her şeyi bir önceki yönetimin üzerine at!"

Bakan hemen basının karşısına çıkar:

"Bizden önceki vizyonsuz yönetim yüzünden bu krizdeyiz, onların hatalarını temizliyoruz!" der.

Halk ve basın sakinleşir, bakan koltuğunu kurtarır. Bir yıl daha geçer. Bu kez bakanın kendi aldığı kararlar patlar, yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkar. Bakan terler içinde ikinci zarfı açar. Zarfta şu yazar:

"Etrafındaki birini maşa olarak kullan, suçu ona yükle ve görevden al!"

Bakan hemen en yakın müsteşarını çağırır, tüm usulsüzlükleri onun üzerine yıkar. Basına da "İçimizdeki bu hain benim arkamdan iş çevirmiş, bizzat görevden aldım!" açıklaması yapar.

Müsteşar kurban edilir, bakan yine kurtulur. Üçüncü yılın sonunda artık ülkede her şey tamamen durma noktasına gelmiştir. Halk sokaklardadır, ne eski yönetim suçlaması ne de kurban edilen maşalar işe yaramaktadır. Bakan çaresizce son çare olarak üçüncü zarfı açar. Zarftaki kağıtta sadece şu yazmaktadır:

"Şimdi sen de arkandan gelecek olan bakan için üç zarf hazırla!"

Cumhuriyet tarihine baktığımızda üçte ikisi darbe dönemidir diye bilinir fakat aslında incelendiğinde tüm Cumhuriyet tarihinin bir nevi darbe pratikleriyle dolu olduğunu görürüz. Denilebilir ki tüm Cumhuriyet tarihi halkın iktidarının ya da halk muhalefetinin yok sayıldığı ya da ortadan kaldırıldığı bir pratik süreç olarak yaşamıştır. Yedi düvele karşı koymuş, ateş ve ihanet çemberinden geçmiş kurucu kadrolar ülkenin yeni siyasi reçetesini yazarken ikili bir politik rol üstlenmiş, bir yandan kapitalist bir yerli burjuva sınıf yaratılmaya çalışılırken diğer taraftan bu sınıfa ayak bağı olabilecek tüm unsurları ortadan kaldırmayı bir görev olarak üstlenmiştir.

Üstelik bu süreç Türkiye'de çok daha sancılı, çok daha kendi içinde geri dönüşleri barındıran ve gerici güçlerle ve giderek de emperyalistlerle ortaklaşmayı esas alan bir sürece evrimleşmiştir. Bu minvalde Türkiye'nin siyasi tarihi çeşitli kırılma noktalarından oluşmuştur. Bu kırılma noktalarını kabaca 3-4 tarihsel döneme ayırabiliriz. Bunlar İkinci Meşrutiyet'ten Cumhuriyetin kuruluş yıllarına (1908-1923), Cumhuriyetin kuruluş yıllarından Atatürk'ün ölümüne (1923-1938), Atatürk'ün ölümünden Milli Şef dönemine (1938-1950) ve sürekli darbeler döneminden günümüze (1950-1982/19 Mart) ülkenin politik çehresi adım adım sağcı, gerici bir kuşatma altına alınmıştır.

Her bir dönem kendi içinde halkın içinden gelen değişim taleplerinin veya demokrasi istemlerinin yok edilmesi, halk muhalefetinin ortadan kaldırılması için değişik yöntemlerin kullanıldığı bir dönem olarak tezahür etmiştir. 1970'li yıllar bu sürecin tavan noktası olmuştur. Bunun esas nedeni 70'li yıllar öncesinde parlamenter mücadeleyi esas alan düzen içi sosyalist partilerin değil silahlı mücadeleyi esas alan ve giderek kitleselleşen sosyalist devrimci mücadelelerin yaygınlaşmasıdır. Bunun önünün alınması için ise gladyo (bugünkü NATO) eliyle üniversitelerde öğretim üyeleri ve öğrencilere kanlı saldırılar yapılmış, sokaklarda, fabrikalarda, grevlerde sivil faşist güçler (MHP ve Ülkü Ocakları) harekete geçirilmiş ve bu yol büyük kitlesel katliamlara zemin hazırlamıştır. Maraş, Çorum, Malatya, Sivas gibi illerde Alevilerin ve devrimcilerin çoğunlukta olduğu mahallelere saldırılar düzenlenmiş, kahvehaneler taranmış ve binlerce devrimci, yurtsever insan katledilmiştir. Türkiye'de solun, sosyalist mücadelenin gelişmesiyle birlikte ordu içinde de bir kamplaşma yaşanmış 12 Mart 1971 muhtırasıyla ordu içindeki sosyalist/sol Kemalist kanat (9 Martçılar) NATO’cu generaller eliyle tasfiye edilmiştir. 1971-1982 arası ve sonrası ise malumunuz Amerika'da ki MC Carty dönemine benzer bir komünist avıyla geçmiştir. Peki tüm bu gerçekler dikkate alındığında suçlu kim?

Türkiye bugünlere kendiliğinden mi gelmiştir yoksa ülkeyi yöneten bir avuç elitin ve yönetici sınıfların ekonomik ve siyasi tercihleri sonucu mu bu noktadadır? Gözden kaçırılmaması gereken en önemli konu halkın bu sürecin hiçbir yerinde olmadığıdır. Bilinir ki bu ülkede halk politik bir özne hiçbir zaman olmamıştır. Halk bu demokrasicilik oyununda beş yılda bir gidilen sandık dışında nesnel bir figüran olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Şimdiler de ise bu bile halka fazla görülmektedir.

Son bir iki yıldaki gelişmeler halkın göstermelik de olsa seçim yapma hakkını elinden almıştır. Velhasıl gelinen nokta zurnanın artık son deliği olmuştur. Kanlı Pazarlardan 2 Temmuz'a, 2 Temmuz'dan Gazi Katliamı'na, Gazi Katliamı'ndan Suruç'a, Ankara Garına, Diyarbakır'a, Roboski'ye oradan ise 19 Mart ve ana muhalefet partisine kadar uzanan kayyum darbesine kadar süreç kesintisiz devam ettirilmiş ve halk tüm bu süreçlerin dışındaymış gibi hareket edilmiştir. Ülkenin siyasi kaderi Türkiye'yi yöneten beş on elite ve artık içerde meşruiyetini yitirmiş iktidarın batılı kapitalistlerin onay ve icazetine terkedilmiştir.

Şimdilerde ise Ankara'da bir NATO toplantısı gerçekleşecek. Bu toplantı Türkiye'nin yakın tarihini şekillendiren bir toplantı olacak. Bu toplantıda NATO'nun genişleme konseptinin köşe taşlarının döşeneceği, Türkiye yönetici sınıflarının bu süreçte nasıl mevzileneceği, “hayırsever monarşilerin” Ortadoğu coğrafyasında nasıl uygulanacağının simülasyonu yapılacak. NATO ve Avrupalı kapitalist devletler Türkiye'nin bir batı üssü ve bir savaş karargâhı olmasında hemfikirler belli ki. Türkiye'nin seçimsizleştirilmesi politikası ve bu doğrultuda Erdoğan rejiminin meşruiyet arayışları sonuç vermiş görünüyor. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barack'ın Ortadoğu’daki ülkeler için en iyi yönetim şekli olarak tanımladığı “hayırsever monarşi” bu gerçeğin bir tezahürüdür.

7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleşecek NATO toplantısı için Ankara yolları temizlenmiş, yol kenarları bariyerlerle ve reklam panolarıyla kapatılmış, berberler, taksiciler tek tip giydirilmiş, Ankara adeta abluka altına alınmıştır. Türkiye'yi uzun yıllardır yöneten sağcılar onlara her muhalefet yapıldığında “dış güçlerin oyunu” “faiz lobisi” deyip muhalefeti bozgunculukla, terörle, bölücülükle suçlamış fakat ilk fırsatta “dış güçler”in en önemli elemanı olmaktan öteye gidememişlerdir. Hatta bu konuda Kürt hareketine de Ortadoğu da aldıkları “mevzi” gereği saldırmaktan geri durmayanlar, dün ABD'liler için genelev boyatanlar, bugün Trump'ın, Belçika prensesi Matilde'nin alay konusu olanlar Kürtlere akıl veriyorlar. Yıllardır devletiyle övünenler, üstelik o devleti bir avuç yağmacıya teslim edenler, yeni Duyun-u umumiyeciler, devleti bile olmayanlara, olmadığı içinde kendini bir şekilde savunmak adına gidip ABD'nin kapısını çalanlara, yarananlara “ABD uşaklığı yapıyorsunuz” diyerek ders verebilir mi?

Hesap kitap gelinen noktada aynı değil mi? Velhasıl Türkiye'nin yakın tarihini anlayabilmenin yolu Türkiye yönetici sınıflarının, sermaye sınıfının ihtiyaçlarının batı kapitalizmiyle nerede ve nasıl ortaklaştığını anlayabilmekten geçiyor. Türkiye'nin geleceğinin de bu ortaklaşmaya “dur artık” diyebilecek bir karşı duruşun nereden ve nasıl yapılacağı şekillendirecek. Yazının girişinde de anlattığımız fıkradaki gibi suçlunun kim olduğu ve suçluların türlü bahanelerle sorumluluktan kaçtığı bir ülkede yaşamak istemiyorsak o suçluyu da onu yaratan düzeni de teşhir etmek önümüzdeki en yakıcı görevlerden biridir. Hafıza tüm suçların panzehiridir.

{ "vars": { "account": "G-Z64XNY337Y" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }