6-7 Eylül 1955 olayları, başta İstanbul Rumları olmak üzere Türkiye’de yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudi yurttaşları hedef alan kitlesel saldırı, yağma ve yıkım dalgası olarak tarihe geçti.

Olaylar 6 Eylül 1955 akşamı İstanbul’da başladı; saldırılar İzmir ve Ankara’ya da yayıldı. Evler, işyerleri, kiliseler, okullar, mezarlıklar ve diğer gayrimüslimlere ait mekânlar hedef alındı.

Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayımlanan akademik çalışmada, olayların ardından bazı kentlerde sıkıyönetim ilan edildiği, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın TBMM’yi 12 Eylül 1955’te toplantıya çağırdığı ve konunun Meclis gündemine taşındığı belirtiliyor. 

Olayların boyutuna ilişkin rakamlar kaynaklara göre değişiyor. Atatürk Ansiklopedisi’nde yer alan resmi kaynaklara göre 4 bin 214 işyeri, 1.004 ev, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır ve 26 okulun yanı sıra fabrika, otel ve benzeri yerlerin bulunduğu toplam 5 bin 622 tesisin saldırıya uğradığı belirtiliyor. 

Bazı akademik çalışmalarda ise 5 bin 317 mekân rakamı kullanılıyor. Bu nedenle maddi hasar konusunda farklı kaynaklarda farklı toplamlar bulunuyor. 

6-7 Eylül olayları neden çıktı?

6-7 Eylül'ün arka planında yalnızca bir gecede ortaya çıkan toplumsal öfke değil, Kıbrıs meselesi, Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki gerilim, milliyetçi propaganda ve dönemin siyasi atmosferi bulunuyordu.

1950'lerin ortasında Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan arasındaki en önemli dış politika başlıklarından birine dönüşmüştü.

Kıbrıs'ta EOKA'nın faaliyetleri 1955'te yoğunlaşırken Yunanistan, adanın Yunanistan'la birleşmesini ifade eden Enosis talebini gündeme taşıyordu. Türkiye ise Kıbrıs Türklerinin haklarının korunmasını savunuyordu.

TBMM'nin yayımladığı kronolojide, 1 Nisan 1955'te EOKA faaliyetlerinin başladığı, Temmuz ve Ağustos aylarında Türkiye'nin Yunanistan ve İngiltere'ye çeşitli diplomatik girişimlerde bulunduğu ve 29 Ağustos 1955'te Londra Kıbrıs Konferansı'nın başladığı belirtiliyor. 

Bu ortamda Türkiye'de “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır” sloganı etrafında güçlü bir kamuoyu oluşturuldu.

Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba haberi nasıl yayıldı?

6 Eylül 1955'te olayların başlamasında en önemli gelişmelerden biri, Selanik'te Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu eve ve Türk Konsolosluğu'na yönelik bombalı saldırı haberiydi.

Atatürk Ansiklopedisi'ne göre 5 Eylül'de Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığı haberi İstanbul Ekspres gazetesinde yayımlandı ve gerilim hızla arttı.

Basın tarihine ilişkin kaynaklarda ise İstanbul Ekspres'in olay günü ikinci baskısında “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” başlığını kullandığı ve gazetenin normal tirajının çok üzerinde basıldığı aktarılıyor.

Ancak burada önemli bir ayrım bulunuyor:

Selanik'teki bombalama olayı gerçekten gerçekleşmişti; tartışma, bu olayın Türkiye'deki kitlesel saldırıları tetiklemek amacıyla kullanılıp kullanılmadığı ve saldırının arkasında kimlerin bulunduğu noktasında yoğunlaştı.

Nitekim daha sonraki yıllarda olayın bir provokasyon olduğu ve saldırıların önceden organize edildiği yönünde farklı iddialar ortaya atıldı.

Saldırılar nasıl başladı?

6 Eylül akşamı İstanbul'da önce protesto gösterileri düzenlendi.

Ancak gösteriler kısa süre içinde Rumlara ait ev, dükkân ve işyerlerine yönelik saldırılara dönüştü.

Beyoğlu, Taksim, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Balat, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy ve Bebek başta olmak üzere İstanbul'un çok sayıda bölgesinde saldırılar yaşandı.

Saldırılar yalnızca işyerleriyle sınırlı kalmadı. Evler yağmalandı, kiliseler ateşe verildi, mezarlıklar tahrip edildi ve dini semboller yok edildi. Olayların kapsamı İstanbul'un Rum nüfusunun yoğun olduğu bölgelerin çok ötesine taşındı.

İzmir ve Ankara'da da benzer saldırılar yaşandı.

6-7 Eylül'de kaç kişi öldü?

6-7 Eylül'deki can kaybı konusunda kaynaklar arasında farklı rakamlar bulunuyor.

Dönemin resmi rakamlarında 3 kişinin öldüğü ve 30 kişinin yaralandığı belirtilirken, Türk basınında daha sonra 11 ölüm rakamı da yer aldı. Yunan kaynakları ve bazı araştırmalarda ise ölü sayısının daha yüksek olduğu ifade edildi.

Cinsel saldırıların sayısı konusunda da benzer bir belirsizlik bulunuyor. Resmi kayıtlarda 60 tecavüz vakasından söz edilirken, araştırmacılar gerçek sayının çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor. 

Bu nedenle 6-7 Eylül'ün bilançosu aktarılırken tek bir rakamı kesin gerçek olarak vermek yerine “resmi kayıtlar” ve “araştırmacıların tahminleri” arasındaki farkı belirtmek daha doğru.

Evler, işyerleri ve ibadethaneler hedef alındı

Saldırıların ekonomik ve kültürel boyutu da son derece ağırdı.

Resmi kaynaklara dayanan rakamlara göre:

4 bin 214 işyeri,

1.004 ev,

73 kilise,

1 sinagog,

2 manastır,

26 okul ve fabrika, otel, bar gibi farklı yapıların bulunduğu binlerce mekân saldırıya uğradı.

Bu nedenle 6-7 Eylül yalnızca bir “sokak olayları” olarak değil, Türkiye'nin gayrimüslim yurttaşlarının ekonomik ve toplumsal varlığı üzerinde kalıcı sonuçlar yaratan kitlesel bir saldırı olarak değerlendiriliyor.

Saldırılar ne zaman sona erdi?

Olayların kontrolden çıkmasının ardından hükümet İstanbul, İzmir ve Ankara'da sıkıyönetim ilan etti.

TBMM, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın çağrısıyla 12 Eylül'de olağanüstü toplandı ve sıkıyönetim kararını görüştü. Hükümetin Meclis'e sunduğu tezkerede, olayların kamu huzur ve güvenliğini bozacak biçimde büyüdüğü ifade edildi.

Olayların ardından binlerce kişi gözaltına alındı ve saldırıların sorumlularına yönelik soruşturma başlatıldı.

Ayrıca Kıbrıs Türktür Cemiyeti kapatıldı ve cemiyet yöneticilerinden çok sayıda kişi tutuklandı. Atatürk Ansiklopedisi'ne göre cemiyetin merkez ve şubelerinde görev yapan 87 kişi tutuklandı.

Celal Bayar 6-7 Eylül için ne dedi?

Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1 Kasım 1955'te TBMM'nin yeni yasama yılı açılışında 6-7 Eylül olaylarına değindi.

Bayar, olaylardan duyduğu üzüntüyü ifade ederken, sıkıyönetim sonrasında sorumlular hakkında soruşturma başlatıldığını belirtti.

Bayar'ın yaklaşımının önemli noktalarından biri, saldırıların hedef aldığı kişilerin din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin anayasal eşitlik güvencesindeki yurttaşlar olduğunun vurgulanmasıydı.

Bayar ayrıca maddi ve manevi zararın giderilmesi gerektiğini, benzer olayların yeniden yaşanmaması gerektiğini ve Türk-Yunan dostluğunun önemini dile getirdi.

Adnan Menderes'in açıklamaları

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes de olayların ardından Meclis'te çeşitli vesilelerle konuya ilişkin açıklamalarda bulundu.

TBMM kayıtlarında Menderes'in 6-7 Eylül olayları nedeniyle Başbakan ve eski İçişleri Bakanı hakkında Meclis soruşturması açılması önergesi görüşülürken söz aldığı görülüyor.

Menderes ayrıca 6-7 Eylül'de İstanbul ve İzmir'de zarar görenlerin zararlarının karşılanmasına ilişkin yasa görüşmeleri sırasında da Meclis'te konuştu.

Dolayısıyla dönemin hükümeti, olayların ardından hem sıkıyönetim ve soruşturma yoluna gitti hem de saldırılarda zarar görenlerin zararlarının karşılanmasına yönelik yasal düzenleme yaptı.

Ancak bu, ilerleyen yıllarda hükümetin olaylardaki siyasi sorumluluğuna ilişkin tartışmaların sona ermesi anlamına gelmedi.

İsmet İnönü: “Hiçbir hakikat söylenmedi”

6-7 Eylül'ün siyasi açıdan en önemli tartışmalarından biri, olayların gerçek sorumlularının kim olduğu konusunda yaşandı.

Ana muhalefetteki CHP'nin lideri İsmet İnönü, 16 Aralık 1955'te TBMM'deki görüşmeler sırasında 6-7 Eylül'e ilişkin eleştiriler yöneltti.

Atatürk Araştırma Merkezi'nin çalışmasına göre İnönü, olaylar konusunda hâlâ gerçeklerin ortaya konulmadığını savundu.

İnönü ayrıca Türk-Yunan ilişkilerinin dostane biçimde sürdürülmesi gerektiğini, Kıbrıs Türkleri konusunda Türkiye'nin endişelerinin bulunduğunu ancak hükümetin savaşı çağrıştıran açıklamalarının ortamı daha da gerdiğini söyledi.

Bu açıklama, olaylardan birkaç ay sonra bile 6-7 Eylül'ün Meclis'te kapanmış bir dosya olmadığını gösteriyordu.

Fuad Köprülü yıllar sonra Menderes'i suçladı

6-7 Eylül'le ilgili en ağır siyasi suçlamalardan biri, Demokrat Parti'nin kurucularından ve dönemin eski Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü tarafından yapıldı.

27 Mayıs 1960 darbesinden yalnızca sekiz gün sonra bir gazeteye konuşan Köprülü, dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yu suçladı.

Köprülü, olayların “baş tertipçisi ve müsebbibi” olarak Menderes'i gösterdiğini ve Kıbrıs politikasıyla bağlantılı bir plan yürütüldüğünü ileri sürdü. Ayrıca Atatürk'ün Selanik'teki evine yönelik bombalama olayının da bir tertip olduğunu iddia etti.

Bu sözler Köprülü'nün iddialarıydı; olayların hükümet tarafından organize edildiğini tek başına kanıtlayan bir belge olarak değerlendirilmemeli.

Köprülü ile Zorlu arasında daha önce başlayan siyasi anlaşmazlıklar da bu açıklamaların değerlendirilmesinde önem taşıyor.

Fatin Rüştü Zorlu neden suçlandı?

Dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Türkiye'nin Kıbrıs politikasının en önemli isimlerinden biriydi.

6-7 Eylül sonrasında Zorlu'nun hükümetten ayrılması ve daha sonra Yassıada'da yargılanması, olaylarla ilgili siyasi sorumluluk tartışmasını daha da büyüttü.

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Yassıada'da 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili dava açıldı. Zorlu ve Menderes, olayların hükümet tarafından organize edildiği iddiasıyla yargılandı ve dava sonucunda altışar yıl hapis cezasına çarptırıldılar.

Yargılama sırasında, Zorlu'nun 1955'te Londra'dan Menderes'e gönderdiği ve Kıbrıs konusunda hükümetin elini güçlendirmek için “gerekli tedbirlerin alınmasını” istediği belirtilen telgraf da önemli bir delil olarak gündeme getirildi.

Ancak söz konusu telgrafın yargılama sırasında bulunamadığı, Zorlu'nun ise “tedbirler” ifadesiyle diplomatik önlemleri kastettiğini savunduğu aktarılıyor.

Yassıada'da 6-7 Eylül davası

27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından Demokrat Parti yöneticileri Yassıada'da yargılandı.

6-7 Eylül olayları da bu davalar arasında yer aldı.

Dönemin iktidarının olayları organize ettiği yönündeki suçlama mahkemenin temel tartışmalarından biri oldu. TRT'nin Yassıada arşivlerine ilişkin çalışmasında da 6-7 Eylül suçlamasının, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların olayları tertip ettiği iddiasına dayandırıldığı aktarılıyor.

Bu nedenle 6-7 Eylül'ün siyasi sorumluluğu konusunda 1955'teki Meclis tartışmaları ile 1960 sonrası Yassıada yargılamalarını birbirinden ayırmak gerekiyor.

1955'te hükümet olayları soruşturduğunu ve sorumluların cezalandırılacağını açıklarken, 1960 sonrasında Demokrat Parti yöneticileri doğrudan olayların tertip edilmesi suçlamasıyla yargılandı.

6-7 Eylül'ün arkasında devlet var mıydı?

Bu soru, 6-7 Eylül tarihinin en tartışmalı başlıklarından biri.

Tarihçiler arasında olayların kendiliğinden gelişen bir halk öfkesi mi, önceden organize edilmiş bir saldırı mı, yoksa devlet içindeki bazı aktörlerin rol aldığı planlı bir operasyon mu olduğu konusunda farklı değerlendirmeler bulunuyor.

Bazı araştırmacılar saldırıların örgütlü niteliğine, farklı kentlerden insanların İstanbul'a taşınmasına, saldırıların eş zamanlılığına ve güvenlik güçlerinin müdahalesindeki sorunlara dikkat çekiyor.

Öte yandan olayların tümünün doğrudan hükümet tarafından planlandığını kesin biçimde kanıtlayan bir belge bulunduğu yönündeki iddia da tartışmalı.

Bu nedenle haber dilinde “devlet organize etti” gibi kesin bir ifade yerine, “devletin ve hükümetin sorumluluğu tartışıldı”, “organize edildiği yönünde iddialar ortaya atıldı” demek tarihsel açıdan daha doğru.

6-7 Eylül neden özellikle Rumları hedef aldı?

Bunun temelinde dönemin Kıbrıs meselesi ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki gerilim bulunuyordu.

Kıbrıs'taki Enosis talebi, Türkiye'de Rumlara yönelik şüphe ve düşmanlığın yükselmesine neden olan siyasi propagandanın önemli unsurlarından biri haline gelmişti.

Ancak saldırılar yalnızca Rumlarla sınırlı kalmadı.

Ermeni ve Yahudi yurttaşlar ile diğer gayrimüslim topluluklar da saldırıların hedefi oldu.

Bu nedenle 6-7 Eylül, yalnızca Türk-Yunan ilişkileri bağlamında değil, Türkiye'deki çok kültürlü ve çok dinli toplumsal yapının dönüşümü açısından da ele alınıyor.

6-7 Eylül Türkiye'nin Rum nüfusunu nasıl etkiledi?

6-7 Eylül sonrasında Türkiye'deki Rum toplumunun kendisini güvende hissetmesine ilişkin ciddi bir kırılma yaşandı.

Saldırılarda evleri ve işyerleri zarar gören, ekonomik varlıklarını kaybeden ve fiziksel saldırıya uğrayan çok sayıda Rum yurttaş Türkiye'den ayrılmaya başladı.

Bu süreç, 1964'teki Türkiye'nin Rum yurttaşlarına yönelik sınır dışı uygulamaları ve sonrasında yaşanan göçlerle birlikte İstanbul Rum toplumunun nüfusunun dramatik biçimde azalmasına yol açtı.

Dolayısıyla 6-7 Eylül'ün etkisi 6-7 Eylül gecesiyle sınırlı kalmadı; Türkiye'nin demografik ve kültürel yapısında uzun yıllar hissedilen sonuçlar yarattı.

6-7 Eylül sadece İstanbul'da mı yaşandı?

Hayır.

Saldırıların en ağır biçimde yaşandığı yer İstanbul olmakla birlikte İzmir ve Ankara'da da olaylar meydana geldi.

Atatürk Ansiklopedisi, olayların İstanbul'un yanı sıra Ankara ve İzmir'de de gayrimüslim yurttaşlara ait mülkleri hedef aldığını belirtiyor.

Bazı araştırmalarda ise saldırıların İstanbul dışındaki farklı bölgelere de yansıdığı aktarılıyor.

6-7 Eylül neden bugün hâlâ tartışılıyor?

Çünkü 6-7 Eylül yalnızca geçmişte kalmış bir saldırı dalgası değil.

Türkiye'nin: azınlık politikaları, milliyetçilik, Kıbrıs sorunu, Türk-Yunan ilişkileri, basının kriz önemlerindeki rolü, devlet-toplum ilişkisi, siyasi sorumluluk, gayrimüslim yurttaşların güvenliği, zorunlu göç ve demografik değişim başlıklarının kesiştiği önemli bir tarihsel dönemeç.

Ayrıca olayların gerçek sorumlularının kim olduğu sorusu da hâlâ tarih yazımının önemli tartışma alanlarından biri.

6-7 Eylül'den geriye ne kaldı?

6-7 Eylül, Türkiye'nin yakın tarihinde çok kültürlü toplumsal yapının ağır biçimde yara aldığı dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor.

Olayların ardından yalnızca binalar, dükkânlar ve ibadethaneler zarar görmedi; toplulukların birbirine duyduğu güven de büyük ölçüde sarsıldı.

Bu nedenle 6-7 Eylül'ün yıldönümlerinde yapılan anmaların temel başlıklarından biri, hafıza ve yüzleşme oluyor.

Bugün 6-7 Eylül konuşulurken yalnızca “ne oldu?” sorusu değil, “nasıl bu noktaya gelindi, kimler sorumluydu ve benzer bir toplumsal saldırının yeniden yaşanmaması için ne yapılmalı?” soruları da gündeme geliyor.

6-7 Eylül 1955 kronolojisi

1 Nisan 1955: Kıbrıs'ta EOKA'nın silahlı faaliyetleri başladı.

29 Ağustos 1955: Londra Kıbrıs Konferansı başladı.

5-6 Eylül: Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu eve yönelik bombalama haberi Türkiye'de yayıldı. İstanbul Ekspres'in ikinci baskısı gerilimi artırdı.

Mazlum Abdi Şam’a taşınıyor: Yeni görevi ve Ankara’ya ilişkin dikkat çeken iddia
Mazlum Abdi Şam’a taşınıyor: Yeni görevi ve Ankara’ya ilişkin dikkat çeken iddia
İçeriği Görüntüle

6 Eylül akşamı: İstanbul'da protestolar saldırı ve yağma hareketlerine dönüştü.

6-7 Eylül gecesi: Evler, işyerleri, kiliseler, okullar ve diğer gayrimüslimlere ait mekânlar hedef alındı.

7 Eylül: Hükümet İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan etti.

12 Eylül: TBMM, sıkıyönetim kararını görüşmek üzere toplandı.

1 Kasım: Cumhurbaşkanı Celal Bayar TBMM açılış konuşmasında olayları değerlendirdi ve sorumluların soruşturulduğunu açıkladı.

16 Aralık: İsmet İnönü, TBMM'de 6-7 Eylül'e ilişkin hükümeti eleştirdi ve olayların gerçeklerinin hâlâ ortaya konulmadığını savundu.

27 Mayıs 1960 sonrası: Demokrat Parti yöneticileri Yassıada'da yargılandı; 6-7 Eylül olayları da davalar arasında yer aldı.