Kilit parti konumunu İstanbul seçiminde de koruyan DEM Parti'nin aday çıkarıp çıkarmayacağı, yerel seçim gündeminin en çok konuşulan ve kulis yapılan konularından biri olmaya devam ediyor.

Hatırlanacağı üzere DEM Parti, 31 Mart seçimlerinde "bir tarafa kazandırmak veya kaybettirmek değil, kazanmak ve her yerde kendi adaylarıyla girmek" stratejisi izleyeceğini açıklamıştı.

Daha sonra İstanbul gibi bazı batı illerinde diyaloğa açık olduklarını da belirtmişti. Bu açıklamanın ardından CHP ile başlayan görüşmelerin seyri hakkında net bir bilgi gelmezken, Başak Demirtaş'ın adaylık talebiyle birlikte DEM'in alacağı pozisyona dair spekülasyonlar da arttı.

DEM'in İstanbul kararının hangi dinamikler üzerinden şekilleneceğini ve Kürt sorununun barışçıl çözümünde yeni bir kapı açıp açmayacağını Kürt sorunu, çatışma çözümü ve toplumsal barış inşası, yerel yönetimler, bölgesel eşitsizlik, sınıf ve kimlik ilişkileri konularında çalışan Akademisyen Dr. Cuma Çiçek değerlendirdi.

Akademisyen Dr. Cuma Çiçek, Evrensel’den Serpil İlgün’ün sorularını yanıtladı.

DEM Parti’nin İstanbul kararının ne olacağı konusunda dillendirilen kulis ve yorumlardan önce şunu soralım: İstanbul seçimi taktiğini oluşturmak, DEM için 2019’dan farklı olarak nasıl handikaplar barındırıyor?

DEM Parti’nin dört önemli handikabı var kanaatimce. İlki, 2015 Çözüm Sürecinin çöküşünden bu yana AK Parti ve lideri Erdoğan’ın kaybına, Erdoğan’ı dengeleyecek bir muhalefet blokunun şekillenmesine yatırım yaptı. Ancak bu siyaset başarısız oldu. Ne Erdoğan kaybetti, ne de muhalefet cephesinde Kürt meselesinin çözümünü içeren bir demokrasi ufkuna sahip bir muhalefet bloku ortaya çıktı. HDP ile görüntü vermekten kaçınan CHP, Zafer Partisiyle protokol yaptı.

İkincisi, DEM Parti 8 yıllık dönemde büyük bir siyasi bedel ödedi, ödüyor. Kayyumlarla tüm yerel yönetim gücünü kaybetti, son seçimde büyük bir seçmen kaybı yaşadı, toplumsal tabanı demobilize ve demoralize olmuş durumda.

Üçüncüsü, 2019 seçimlerinde DEM Parti desteğiyle büyükşehirlerde seçimi kazanan muhalefet, buralarda Kürt meselesinin çözümüne katkı sağlayacak dikkate değer bir yerel deneyim ortaya çıkarmadı.

Sonuncusu, DEM Parti Kürt meselesinin çözümü için bir muhatap bulamıyor. Ne hükümet cephesinde, ne de muhalefet cephesinde Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümü konusunda pozisyon sahibi güçlü bir aktör var. Bu denklem içinde İstanbul’da yapacağı her tercih riskler içerecektir.

SEÇİMLERDEN ÖTE SİYASİ BİR UFKA İHTİYAÇ VAR

O tercihe ve risklerine geçmeden, DEM Parti’nin, AKP/Erdoğan’la da görüştüğüne ilişkin haberlere yalanlama gelmiyor, dolayısıyla iktidarla da müzakere arayışının olduğu açık. Bu arayış sizce salt kayyumlar-yerel seçimlerle mi sınırlı?

Davutoğlu’ndan, 'Cuma namazını Şam'da kılacağım' açıklaması Davutoğlu’ndan, 'Cuma namazını Şam'da kılacağım' açıklaması

DEM Parti’nin CHP dışında hükümetle de müzakere arayışları var. Bunun güncel karşılığı seçimlerle ilgili ancak tek başına seçimlerle sınırlı bir mesele değil. Kürt meselesinin genel tablosuna baktığımızda buna ihtiyaç var, çünkü yerel seçimden sonra dört yıl boyunca seçim olmayacak. En azından görünür tablo bu. Kürt Hareketinin önümüzdeki dört yılı daha devletle, devleti temsil eden, yöneten AK Parti hükümetiyle bu kavgalı ilişkiyi sürdürme şansı var mı? Bunun yaratacağı bedeller ve kazanımlar neler? Güvenlik ve terör odaklı siyaset, 2028’e kadar devam edecek mi? Bunun bir boyutu AK Parti’nin, devletin tercihi. Ama bu tercihin seyri, Kürt siyasetinin alacağı pozisyona da bağlı.

8 yıldır Kürt sokağının bir itirazı da, Kürt meselesinin parlamento ve seçimlere sıkıştırılması üzerineydi. Elbette parlamenter mücadele önemli, elbette ki seçimler belirleyici ama ona indirgenecek bir mesele değil. Bir devlet, bir rejim meselesi ve yapısal değişim gerektiriyor. Dolayısıyla seçimler meselenin çözümü için bir basamak olabilir, ancak bunun için seçimlerden öteye bir siyasi ufka ve pozisyona ihtiyaç var.

SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ GASPI NORMALİZE EDİLMEMELİ

DEM’in meseleyi seçimden çıkarma yönündeki çabası zayıf mı kaldı?

Açıkçası çabaların çok güçlü olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bunun seçimden öteye gitmesinin bir yolu kayyum meselesi. Kayyum meselesinde olmayacakmış gibi bir varsayımla hareket ediliyor gibi. “Oylarımızı artırırsak atanmaz” diye beklemiyorlardır muhtemelen. Yerine iki kez kayyum atanan Ahmet Türk, bunun tipik bir örneğini oluşturdu Mardin’de. Ahmet Türk’ün yerine üç ay sonra kayyum atanmaması için çaba sarf etmek lazım. Ama bu, seçim sonucuna bırakılmış gibi. Kürt meselesinin çözümüne dair yeni bir alan açılacaksa bunun başlangıç noktası muhtemelen kayyumlardır. Ama bu konuda daha yapısal bir reformu gündeme taşıma, bunu kamuoyunun, hükümetin gündemine taşıma, muhalefeti bu konuda bir aksiyon almaya zorlama konusuna baktığımızda, bunu çok göremiyorum açıkçası. DEM Parti bu seçimde boykotu gündemine alabilirdi örneğin. Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesini normalize etmemek gerekiyor. “Üç ay sonra kayyum atanabilir mi” diye Diyarbakır’da sorarsanız herkes “atanabilir” diyor. İnsanların “atanamaz” diyebilmesi gerekirdi.

“Atanamaz” denilebilecek bir atmosferi yaratmak tek başına DEM’in omuzunda mı peki?

Tek başına DEM’in işi değil elbette. Bana sorarsanız belki başta CHP’nin işi. En son Can Atalay’ın vekilliğinin düşürülme meselesine baktığımızda, bunlar bir zincirin sonucu. Hepsi bağlantılı olan şeyler. CHP’nin gündeminde kayyumlar yok evet ama DEM Parti’nin de bu meseleyi gündeme taşımaktan öte, seçimde iyi bir oy alma odaklı bir eğilimi var, bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Durumun bu kadar normalizasyonuna rıza göstermemek gerekir.

AKP/Erdoğan’la görüşmeye geri dönersek, önümüzdeki temel sorulardan biri “güvenlik ve terör odaklı siyaset, 2028’e kadar devam edecek mi?” sorusuysa, AKP ile görüşme neden bu kadar gayri meşru görülüyor?

Önce şunu belirteyim, DEM Parti, AK Parti ile kayyumla sınırlı bir müzakere de yapabilir. İstanbul’da CHP’nin belediye kazancıyla, Kürt hareketinin içinde büyükşehirlerin olduğu 100 belediyeyi kaybetmesini kıyaslarsanız çok meşru da bir talep. Bunu gayri meşru gibi göstermenin anlamı yok. Ancak, DEM Parti’nin meseleyi daha geniş bir bağlamda gündeme taşıyamaması, “AK Parti ile kapı arkasında pazarlık yapılıyor” tartışmasına ve gayri meşru olarak gösterilmesine zemin sunmuş oldu. Zaten şu ana kadar tartışmalar büyük oranda, hangi ilde kim aday olacak, kiminle ittifak kurulacak meselesinden ibaret dar bir çerçeveden yürüyor.

İSTANBUL VE İZMİR YENİ BİR YERELLİK KURABİLİR

O çerçevenin önemli bir parçasını oluşturduğundan İstanbul’a dönelim. Başak Demirtaş’ın adaylık talebine dair yorumları “DEM’in seçimlere girmesini isteyen Selahattin Demirtaş inisiyatif alarak aktif siyasete döndü”, “DEM’in pazarlık konusunda eli yükseldi”, “CHP’yi destekleme eğilimi zayıfladı” gibi başlıklar altında toplamak mümkün. Sizin değerlendirmeniz ne oldu?

Aday çıkarmayı tek başına, “İmamoğlu’nun kaybetme ihtimali artar, dolayısıyla bu AK Parti’yle yapılan müzakerenin bir parçasıdır” diye okumuyorum. Aslında Kürt hareketinin Başak Hanım gibi güçlü bir aday çıkarması (Başak Hanımın gücü Selahattin Bey’den geliyor) AK Parti’yle müzakere zemini yaratmak, seçimden öteye Kürt meselesinin yeniden demokratikleşme, hak ve hukuk bağlamına taşımak için DEM Parti’nin pozisyonunu güçlendirebilir. Ama aynı zamanda muhalefet için de AK Parti’ye kaybettirmeden öte, yeni bir birliktelik kurmanın arayışı anlamına gelebilir.

Bu yeni birliktelik nasıl inşa edilebilir?

İstanbul’un programının belirlenmesine DEM Parti ortak olabilir. Nasıl bir İstanbul sorusuna ortak cevap aranabilir. Somut bir örnek vereyim, İmamoğlu İstanbul’da şunu sağlayabilir, “aday çıkarmayın ben İstanbul’u Kürtçenin şehri yapayım!” Metrolarda, vapurda, bütün toplu ulaşımda “sayın yolcularımız sonraki durak Aksaray’dır” anonsunu İstanbul’da günde 4 milyon, 5 milyon insan Kürtçe olarak duyarsa hayat normalleşir. Bence Kürt sorunun çözümü için olağanüstü bir zemin oluşur. Sadece İstanbul ve İzmir gibi, Kürtlerin yoğun olduğu iki büyük şehirdeki iki belediye yeni bir yerellik inşa ederek, Kürt meselesinin çözümünü Diyarbakır yanında, İzmir’den ve İstanbul’dan kurabilir.

CHP İLE NE MÜZAKERE EDİLDİĞİNİ SOKAK BİLMİYOR

DEM Parti’nin güçlü bir aday profilini öne sürmesiyle bence yaptığı şey, tek başına AKP ile müzakere kapısını zorlamak değil, aynı zamanda CHP ile de müzakerenin kapısını zorlamak. Çünkü bir beş yıl daha İstanbul Kürt meselesine bir alan açmayacaksa, İzmir açmayacaksa bir anlamı yok. Bunlar Kürt sokağı için çok kıymetli. Kürt meselesinde ve genel olarak demokratikleşmede yeni bir ufku olan bir muhalefet olsaydı belki bu tartışmaları yapmazdık. “Zaten muhalefet güçlü bir pozisyon almış durumda, desteklemeye devam edelim” denirdi.

Burada şöyle bir sorun da var, DEM Parti’nin CHP ile neyi müzakere ettiğini sokak bilmiyor. Sürecin şeffaflaştırılmasıyla belki DEM Parti’nin ufkunu sokak da görmüş olur. Sadece İstanbul ve Diyarbakır sokağı değil, Mersin sokağı da, Trabzon sokağı da DEM Parti’nin İstanbul’daki ufkunu görür.

“Selahattin Demirtaş siyasete geri döndü” yorumları için ne söylersiniz?

Demirtaş siyasete bence Kobani davasında geri döndü. Bu ikinci hamlesi. Birinci hamle Kobani davasıydı. 8 yıldır kendi adıma 2015’te ne olduğuna dair Kürt siyasetinden bir açıklama bekliyordum, Selahattin Bey ilk defa bu konuda kapsamlı konuşmaya başladı, ardından Leyla Zana devam etti. Dolayısıyla Selahattin Bey’in aktif siyaset dışında kalma kararının dönemsel, geçici olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen yeni adımlar gelecektir.

ADAY ÇIKARMAYI GAYRİ MEŞRU GÖSTERMENİN KARŞILIĞI YOK

Ağırlıkla CHP çevrelerinden İstanbul’da aday çıkarmama konusunda DEM üstünde kurulan baskının en önemli argümanı şu: “Erdoğan’a seçim kazandıran bir parti olma etiketiyle ne yapacaksınız?” ,“Kürt partisi olma parantezinden çıkamazsınız!” İstanbul’da aday gösterme kararı, DEM Parti’nin batıda Türk halkıyla kurduğu ilişkiyi iddia edildiği gibi kopma noktasına getirir mi?

CHP son 8 yılı geçtim, mayıs seçimlerinden bu yana bir ders çıkarıp Kürt meselesi konusunda yeni bir pozisyon alsaydı, buna uygun isimlerle kamuoyu önüne çıksaydı bu söylemin karşılığı olurdu. Ama 8 yıl boyunca sizi şartsız desteklemiş, bütün belediyelerini kaybetmiş, tabanın dörtte birini kaybetmiş bir harekete aynı argümanları kullanmanın siyasal bir karşılığı yok.

Diğer yandan, sadece belediye başkanı seçiyormuşuz gibi bir tartışma yürütüyoruz. Oysa biz aynı zamanda belediye meclislerini seçiyoruz. Sizin kendi adayınızla çıkmanız, belediye meclisinde alacağınız pozisyonu da değiştirecektir. Çünkü kendi adayınızla çıktığınız zaman kendi söyleminizi kurma şansınız var. Yürütmede olmasanız bile bir tür yerel yasama organı olan meclislerde daha güçlü temsil edilme şansınız var. Dolayısıyla bunun gayri meşru bir pozisyon gibi kurulmasının da bir karşılığı yok.

ZANA, SEÇİMİ SEÇİM SONRASIYLA DÜŞÜNMEYE DAVET ETTİ

Leyla Zana’nın açıklamalarıyla devam edersek, Gazeteduvar’dan Vecdi Erbay’a verdiği söyleşi çözüm sürecinin Erdoğan’a rağmen sonlandığı, “Erdoğan’ın artık süreci buzdolabından çıkarması gerektiği” gibi başlıklar üzerinden çokça tartışıldı. Zana neden bugün konuştu, kime, ne mesaj verdi sorularına sizin yanıtınız ne olur?

Leyla Zana’nın açıklamaları belirttiğiniz gibi Erdoğan’a çağrıya indirgendi ne yazık ki. 8 yıldır Kürt sokağındaki demobilizasyona dair, kent çatışmalarına dair ilk defa bir Kürt siyasetçi çıkıp çok samimi bir açıklama yaptı. Hem yas tuttuğunu ifade etmesi, hem de mahcubiyet hissini taşıdığını söylemesi çok kıymetliydi. Gördüğüm kadarıyla Kürt sokağına dokunan bir açıklama oldu.

İkinci mesele, seçim meselesine dair olan kısım. Değindiğim gibi, Kürt meselesi uzun zamandır parlamenter mücadeleye ve seçimlere indirgenmiş durumda ve bunun Kürt meselesinin çözümüne de Türkiye’deki demokratikleşmeye de katkısı yok. Tam tersine seçim dönemlerinde araçsallaştırılan bir konuya dönüşmüş durumda. Dolayısıyla Leyla Zana’nın bunu hatırlatması, seçimi seçim sonrasıyla beraber düşünme davetiydi.

Üçüncü olarak tek başına “iktidara kaybettirme siyasetinin” doğru olmadığını, en azından Mayıs seçimlerinde yanlış olduğunu Leyla Hanım da söylüyor. Dolayısıyla mesele sadece Erdoğan’a yapılmış bir çağrı değil. Yeni bir siyaset inşasına işaret eden ve bence hem muhalefete, hem de DEP Parti tabanına, Kürtlere seslenen açıklamalardı.

DEM PARTİ’NİN OYUN KURMASI GEREKİYOR

Leyla Zana, “çözüm sürecini buzdolabından indirme vakti geldi” çağrısını yapıyor ancak son çoklu asker ölümlerinin de kuvvetlendirdiği “baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmama, sınırlarda teröristan kurulmasına izin vermeme” söylemi hemen her vesilede tekrarlanıyor. DEM’e dahi tahammül edilemeyen bu atmosferde, yeni bir çözüm sürecinin ortaya çıkması ne kadar mümkün?

Mesele şu, bugün Kürt siyasetinin ya da DEM Parti’nin tek başına Erdoğan’ın, devletin pozisyonuna bakarak pozisyon alma şansı yok. Bu, karşı tarafın kurduğu oyun alanında kalarak, ona uygun pozisyon almak anlamına gelir. Oyunu kurmanız gerekir. Kürt meselesi 2015’ten beridir yeniden terör ve güvenlik çerçevesine alınmış durumda AK Parti tarafından. Ama bu pozisyonun 2015’te şekillenmesinde Kürt hareketinin yaptıklarının ve yapmadıklarının etkisi var.

Bu arada, “Erdoğan’a rağmen süreç çöktü” meselesini kendi adıma öyle okumuyorum. Bu işin sorumlularını sayarsanız en başa Erdoğan’ı koymanız gerekir. Ama şunu da biliyoruz, siyasi aktörler bir tercih yaptıklarında içinde bulundukları zemine, bağlama, diğer aktörlerin pozisyonlarına bakarak tutum alırlar. Erdoğan’ın yaptığı tercihlerde birinci sorumluluk onun elbette ki ama CHP’nin, HDP’nin, PKK’nin pozisyonu da Erdoğan’ın tercihlerini şekillendirdi.

KÜRTLERİN BARIŞ SİYASETİNE YATIRIM YAPMASI LAZIM

Erdoğan güvenlik siyasetine devam edebilir. Mesele şu; bunun karşısında DEM Parti ne yapacak? DEM Parti bu şiddet siyasetine rağmen, siyaseti merkeze taşıyacak bir pozisyon alabilecek mi?

Kürtler bunu konuşmak zorunda. Hükümetle barış ve demokrasi odaklı bir dil kullanarak konuşmanız, aynı zamanda Türk sokağıyla, Kürt sokağıyla, muhalefetle konuşmanız demek. Kürt hareketinin bir dört yıl daha hem Türkiye’de, hem Rojava’da, hem Irak’ta meselenin bu kadar güvenlik odaklı çerçevelendiği bir zeminde kalma şansı yok. Bunu kırmak durumunda Kürtler. Bunun da ana aktörü DEM Parti, legal siyaset. Leyla Hanım da DEM Parti adına konuşmasa da buna dair bir hattın sinyalini veriyor. Kendi adıma bunu doğru buluyorum. Erdoğan’ın buna yanıt verip vermemesinden bağımsız olarak Kürtlerin barış siyasetine yatırım yapması lazım.

SORUNUN GÜVENLİK ZEMİNİNDE SÜRMESİNDEN KÜRTLER DE KAYBEDER

Bununla birlikte, Birikim’deki son yazınızda da tanımladığınız üzere, Kürt sorunu düğümünün son 8 yılda kördüğüm haline gelmiş olmasında, sorunun daha fazla bölgesel karakter taşımasının, dolayısıyla ölçeğin daha büyümüş olmasının da etkisi var, ne dersiniz?

DEM Parti’nin Türkiye sahasında daha aktif bir rol alması, meseleyi güvenlik zemininden siyaset zeminine çekme arayışı belki o ölçeği tekrar içeriye çekebilir. İçerdeki aktörlerin konuşma zeminini büyütebilir. Türkiye’den Rojava’ya, Kürt meselenin bu kadar güvenlik zemininde devam etmesi demek, herkesin ama başta Kürt sokağının kaybetmesi demek. Dolayısıyla yeni bir kapı açmayı zorlamak önemli, bunun muhatabı elbette hükümet. Ama DEM Parti hükümete hitap eden, Kürt meselesinin çözümünü merkeze alan bir barış siyasetiyle hem Türk sokağı, hem Kürt sokağıyla konuşabilir.

SEÇİMSİZ DÖRT YIL ERDOĞAN’A DA MANEVRA ALANI AÇIYOR

DEM barış siyaseti kapısını zorlasın ama Kürt sorununun terör sorunu olarak ele alınmasında Bahçeli’nin pozisyonunun güç kazandığı, dolayısıyla Erdoğan’ın istese de MHP engelini aşamayacağı iddialarına nasıl yaklaşıyorsunuz?

Bence 2023 seçimlerinden sonra Erdoğan biraz daha rahat. Önümüzdeki 4 yılda seçim olmaması Erdoğan ve AK Parti’ye bir manevra alanı açmış durumda. Evet, Erdoğan’ın arzuladığından daha fazla MHP’ye bağımlı hale geldiği bir dönemden de geçiyoruz bir yandan ama bundan Erdoğan’ın memnun olduğu kanaatinde değilim.

Dış politikada devletin yeniden alanını genişletme arayışları var. Son kertede yerli ve milli siyaset, içe kapanmacı ve savunmacı bir siyaset. Buradan çıkma arzusu olan bir sermaye var, bundan çıkma arzusu olan siyasi ve bürokratik aktörler var.

Diğer mesele de ekonomi, öncesi de var ama son iki yıldır yönetilemez hale gelen bir kriz var, bunun rasyonel zemine çekilme ihtiyacı var. Bu konuda AK Parti tabanının da beklentileri var. Dolayısıyla bunlar Erdoğan’ı yeni bir pozisyon almaya yönlendirebilir. Tabii tüm bu saydıklarım sadece bir potansiyele işaret ediyor.

Editör: Selda Manduz