DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, kaleme aldığı yazıda hem Türkiye’nin Kürt meselesine yaklaşımını hem de Kuzey Doğu Suriye’de artan askeri gerilimi sert sözlerle eleştirdi.
Bakırhan’a göre Suriye’de savaşın yeni adresi Kuzey Doğu Suriye. Halep’teki saldırıların ardından bölgenin hedef haline geldiğini belirten Bakırhan, elektrik ve su kesintileri, kuşatma ve sivil ölümlerle insani krizin derinleştiğini söyledi.
“Kobani’de çocuklar donarak ölüyor, mezarlar yıkılıyor. Ateşkes kâğıtta, savaş sahada sürüyor” diyen Bakırhan, uluslararası kamuoyuna acil müdahale çağrısı yaptı.
Türkiye’nin politikalarını da eleştiren Bakırhan, “Filistin için direniş meşru görülürken Kürtlerin statü talebi terörle eş tutuluyor. Bu açık bir çifte standarttır” ifadelerini kullandı.
Devlet Bahçeli: DEM Parti heyeti, Abdullah Öcalan'ın dokuttuğu kilimi hediye etti
Yazısında çözüm sürecini özellikle öne çıkaran Bakırhan, Kürt sorununun yeniden diyalog ve müzakere zeminiyle ele alınması gerektiğini belirterek şunları kaydetti:
“Biz sonuna kadar barışın yanındayız. Çözüm siyaseti güçlenmeden ne Türkiye’de ne Suriye’de istikrar sağlanır.”
Bakırhan, Türkiye’nin Suriye’de çatışmanın değil çözümün tarafı olması gerektiğini belirterek, “Rojava’ya karşı düşmanlık Türkiye’ye kazandırmaz. Halkların eşitliği temelinde bir barış hattı kurulmalı” dedi.
Bakırhan, “Biz çözüm olan bir siyasetten yanayız. Çarpıtan, kendine göre eğip büken değil. İnsanların hayatı söz konusu. Lütfen sağduyuyu koruyalım. Bir elde ateş, diğer elde buz ile dolaşmak yanlıştır. Biz barışın mimarı olmak istedikçe savaşın müsebbibi olmak isteyenler çoğalıyor. Buna hep birlikte karşı durmak zorundayız. Türkiye’nin vicdanına sesleniyorum: Kürtlerin acısını görmezden gelen bir siyaset, Türkiye’nin geleceğini de karartır. Kürtlerin zaferi, Türkiye’nin yenilgisi değildir; Kürtlerin yenilgisi de Türkiye’nin zaferi olamaz” dedi.
Galatasaray’dan Ali Koç’a sert tepki: “Bu ülkenin sporu senden bıktı”
Bakırhan’ın yazısının bir bölümü şu şekilde:
On dört yıl boyunca tarifi zor savaşların ateşiyle yanıp kül olan Suriye, yıkımlar hâlâ tazeyken yeni bir savaşa sürüklenmek isteniyor. 8 Aralık 2024 sonrası Alevilere ve Dürzilere dönük başlayan saldırıların son durağı, Halep’e açılan ve dalga dalga büyüyen savaş oldu. Hassas fay hatları üzerinde gerçekleşen bu kırım girişimleri, Suriye’yi yeniden kaosa sürükleme tehdidi taşıyor.
Şara rejimi, Halep’teki saldırılardan sonra Kuzey Doğu Suriye’yi hedef almaya başladı. Halep sonrası başlayan ve açıkça iç savaşı körükleyen, yüz binlerce sivilin hayatını tehlikeye atan saldırılar, Suriye Demokratik Güçleri’nin sağduyulu siyaseti sayesinde tehlikeyi bertaraf etti. Büyütülen, daha doğru bir ifade ile Kürtler şahsında dayatılan savaş istenci, Suriye’nin geleceğini, Ortadoğu’nun istikrarını ve belki de insanlığın vicdanını sınamaya hâlen devam ediyor.
Günlerdir Kürtler, dostları, devrimciler, dünyanın her ucundaki sol ve sosyalistler, demokratlar Kuzey Doğu Suriye için ayakta. Sokaklarda barış diyen, “Kürtler yüzyılı kaybetmesin” diyen bu sesler, çığ gibi büyüyerek tarihin vicdanına bir not bıraktı.
Bahçeli’den Ahmet Özer kararı için temyiz çağrısı: Adalet tecelli etmeli
Kürtlerin, partimizin ve demokratik kamuoyunun isteği son derece açık: Suriye’de savaş değil barış; çatışma değil çözüm istiyoruz. Kürtler demokratik haklarına kavuşmalı, Suriye’nin eşit yurttaşları olmalıdır. Anadilde eğitim, yerinden yönetim hakkı, statüsü, kültürel hakları tartışma konusu olmamalıdır. Kürdün hayatı ve hakları bir kararname kâğıdı değil, anayasal güvence konusudur. Ve sadece Kürtler değil: Aleviler, Dürziler, Türkmenler, Süryaniler… Hepsine yönelik katliam tehditleri ortadan kalkmalıdır. Suriye’nin geleceği, tüm halkların ve inançların eşit siyasal katılımına dayalı bir yönetim modeliyle kurulmalıdır. Bu taleplerin 21. yüzyılda hâlâ ifade ediliyor olmasının bir utanç olduğunu ama bu utancın halklara ait olmadığını da not düşmek isterim.
Saç örerek dayanışma gösteren hemşireye soruşturma |SES, Van Barosu ve AKP’li Miroğlu’ndan tepki
KOPAN HER DÜĞMENİN BEDELİNİ HALKLAR ÖDÜYOR
Diğer yandan, Şam rejimi tekçilikten vazgeçmelidir. Tekçilik, Suriye’ye giydirilmiş dar bir gömlektir. O gömleğin düğmeleri her koptuğunda, bedeli halklar ödüyor. Suriye’nin demokratik bir anayasaya ihtiyacı var. Ne Şam’ın anayasası ne de HTŞ’nin anayasası Suriye’yi kaostan çıkarır. Gerilimleri büyüten, çatışmaları derinleştiren tekçilikten vazgeçilmelidir. Tekçilikte ısrarın Suriye’yi yeni bir karanlığa doğru sürüklediği görülmüyor mu?
Stratejik, jeopolitik, ekonomik her başlıkta makro öngörüleri ile ekranlarda övünenler, her meseleye güvenlikçi merceğin soğuk alanından bakanlar, nasıl oluyor da toplumsal hakikatin en basit gerçeklerini ıskalıyor? Biliyoruz ki burada bir tercih var. O hâlde kimsenin kendi çıkarları uğruna Suriye’yi yeni bir iç savaşa sürüklemeye hakkı yok diyelim.
Buradan tüm uluslararası kamuoyuna ve sesimizi duyacak vicdanlara da sesleniyorum.
Bakın, güya günlerdir ateşkes imzalandı ama saldırılar durmak yerine arttı. Ateşkes kâğıtta, lakin kuşatma sahada. Kobani’ye saldırılar durmadı. Elektrik ve sular kesiliyor. Savaşın her türlü ahlakı çiğneniyor. Kürtler açlık, susuzluk ve karanlıkla yüz yüze bırakılmış durumda. Kobanili beş çocuk donarak yaşamını yitirdi. Beş masum can, soğuğun kucağında son nefesini verdi.
Dünya izledi, IŞİD’e karşı savaşıp yaşamını yitiren Arapların mezarları tek tek yıkılıyor.
Ölüye saygısı olmayanın, diriye adaleti olmaz. Mezar taşını deviren akıl, yarın yaşamın taşını da rahatlıkla devirir. Mezar taşına, mezarlıklara saygısı olmayan bu zihniyeti çok iyi tanıyoruz.
Kürtler 13 yıl önce IŞİD ile mücadele edip bu topraklardan sökmeseydi, şimdi Türkiye’nin sınır komşusu olacaktı. Tarihin çöplüğüne gömülen o Orta Çağ karanlığı IŞİD’e kim nefes üflüyor? Kim bugün önünü açıyor? Bir yandan devlet dışı aktörler tasfiye edilmeli derken, neden IŞİD göz göre göre canlandırılıyor? IŞİD’e yeniden nefes olanlar kim? Sadece Suriye için değil, insanlık için ağır bir durumla yeniden yüz yüzeyiz. Dünün belasını “taktik” diye büyütenler, yarın o belanın stratejik enkazının altında kalır. Bunu artık herkes görmelidir.
İKİLİ DIŞ POLİTİKA, İKİLİ STANDARTLAR
Dışişleri Bakanı çıktığı TV programında Hamas için “Direniş hareketidir, halkını ve haklarını güvence altına almadan silah bırakamaz” diyor. Hamas’a tanınan bu anlayış, konu Kürtler olunca, SDG olunca birden buharlaşıveriyor? Filistin meselesinde sabır tavsiye eden, güvenlik kaygılarını meşru gören bir devlet aklı, Rojava söz konusu olduğunda hızlı sonuçlar, koşulsuz teslimiyetler bekliyor. Bu ne yaman çelişki! Hamas için aylar, yıllar boyunca sabır gösterebilen bir anlayış, Rojava’da neden tek bir günü bile fazla görüyor? Bu ikili standart, vicdan terazisinde nasıl dengeye oturur? Oturmaz; çünkü Kürdün kazanım elde etme korkusu bütün hakkaniyet ve vicdan terazisini bozuyor. Koz ve misilleme siyaseti, siyasetsizliğin kendisidir. Demem o ki, elinizde tuttuğunuz ayna Gazze’ye bakınca “mazlum”, Rojava’ya bakınca “terörist” gösteriyorsa; sorun görüntüde değil, o aynayı tutan eldedir.
Aldatıcı Bir Umut: “Terörsüz Türkiye” Masalı
Günlerdir sınır bölgelerindeyim. Kürtlerin gözlerinde hayatımda hiç olmadığı kadar derin kırılmalara şahit oldum. Bunun en basit ama en derin nedeni şu: Bir halka alenen haksızlık yapılması, haysiyetlerini çiğneyecek sözler ve eylemler yapılması siyasetin ötesinde bir meseledir. O ince eşiği siyasete kurban eden hoyratlık, tarih boyunca ters tepti. Bu doğru okunmalıdır. İktidarın bu ikili politikalarını Kürtler sadece siyasette değil, hayatlarının her anında görüyor, yaşıyor. Ekranlarda katliam çağrılarına varan rahatlık, halka ve temsilcilerine hakaret, garip zafer naraları, had bildirenler ve parmak sallayanlar… “Kadim Kürt kardeşim” dediklerinizin yaşadığı duygu kırılmasını görmeyenlere sesleniyorum: Bu bir sitem değil; bir halkın vicdanında büyüyen tarihî kırılmadır. Kırılma derinlerde ve görmezden gelindikçe sessizce ve öfkeyle büyüyor. Şimdi bu duygu kırılmasını giderecek olan devlettir, medyadır, siyaset kurumudur. Peki nasıl giderilecek? Bu büyük kırılma nasıl telafi edilir? Hangi somut adımlarla güven yeniden tesis edilir? Sorular ortada duruyor.
Sayın Bahçeli 2024’te “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir. Türklerle Kürtlerin ortak düşman ve ortak tehlike karşısında bulunmalıdır. Türklerin ve Kürtlerin birbirini sevmesi, her iki taraf için hem dinî hem de siyasi bir farzdır” sözlerini sarf etti. Peki Suriye’de tehlikede olan Kürt değil mi? Soğuktan donan çocuklar kim? Elektriği kesilen, kenti kuşatılan kim? IŞİD ve türevi çetelerin saldırdığı kim? Kardeşlik “farz” ise, Kobani bunun imtihanıdır. Kardeşlik kameralar önünde değil, kuşatma altında farzdır. Şimdi soruyorum: Tehlikede olan Kürtlere, sıkılı yumruklarınızı açıp kardeşlik elinizi uzatacak mısınız?
Bir halkın onuruna dil uzatılması, açık bir savaş suçunu zafer olarak görüp yenme-yenilmeye çekilmesi toplumsal birliği ve barışı zedeler. Şam’da zafer arayanlar Türkiye’yi kaybettiğini görmelidir. Türkiye–Kürt ilişkileri bu duygu kırılmasının altında ezilirse, yarınlar için nasıl bir umut inşa edebiliriz? Kürtlerin acısının, Türklerin zaferi olarak sunulduğu bir zeminde nasıl bir kardeşlik kurulabilir? Bu soruları milyonlar adına soruyorum.
TÜRKİYE’NİN TARİHİ TERCİHİ
Haliyle şunu açık şekilde ifade ediyoruz: Türkiye, Suriye’de HTŞ’nin değil, Suriye halklarının müttefiki olmalı. Her halka, her inanca aynı gözle bakmalı. Kürtlere düşmanlık, HTŞ’ye ve selefilere ayrıcalık kabul edilemez. Türkiye artık bu Rojava fobisinden kurtulmalı! Suriye’deki gerilim ve çatışmalarda taraf değil, yapıcı bir güç olmalı. Çözüme katkı sunmalı.
Daha önce de defaatle belirttik, Türkiye artık gerçek anlamda Kürtlerin de devleti olmalı. Bu bir temenni değil; cumhuriyetin demokrasi borcudur. Kürtleri Türkiye’nin zayıf karnı olarak kodlayan her dış ve iç girişime set çekilmelidir. Suriye de gerçek anlamda Kürtlerin de devleti olmalı. Şam, Kobani’nin; Ankara, Diyarbakır’ın demokratik çatısı olmalı. Ama ısrarla bu çatıyı eşitlikten değil de inkârdan kurmak isteyen bir akıl var.
Suriye’dekiler için “Onlar ayrı Kürtler”, “Onlar kökenli Kürtler” gibi anlamsız söylemlere gerek yok. Samimiyetimle söylüyorum: Kimin savaşı istediğini, kimin çözümsüzlükten yana olduğunu söz kuran herkes buyursun gitsin Kobani, Qamişlo, Haseke, Cizir halkına sorsun. Buyurun gidin onlarla görüşün. Hakikatler siyasetin isteklerine göre eğilip bükülemez.
“Türkiye Yüzyılı”, Kürtleri dışlayarak mı inşa edilecek? Böyle olmaz, böyle bir gelecek inşa edilmez! Kürtler 22 Ekim süreci ile hukuk dışılıktan kurtulup cumhuriyetin yasallığına dahil olmak istiyor. Ama Rojava’daki politikalarla Kürtler size nasıl ve kime güvenecek?
Bu bakımdan Türkiye’nin Şam’a destek vererek elde edeceği zafer bir Pirus zaferidir. Alınacak yara, kazanılandan ağırdır. Tarihe bakın; Kürtleri inciterek, yok sayarak zafer sağlanmamıştır. Rojava’yı koruyarak, Kürtlerin hakkına, hukukuna sahip çıkarak elde edilecek zafer ise Malazgirt gibidir. Tarihi bir kapı açar, gelecek nesillere umut taşır…
Pirus’un yalnızlığı mı Malazgirt’in kardeşliği mi? Karar da vebal da buradadır.
Yazının tamamı burada.



