Salonun ışıkları bu kez daha dar bir yalnızlığa çekildi...
sahne, tek bir insanın omuzlarına bırakılmış bir dünya gibi duruyordu.
Ayhan Erkmen'in sahneye taşıdığı Mir Celadet Ali Bedirhan, bu kez kalabalık değildi.
Tek bir beden, ama içinde çoğalan sesler...
bir insanın içine sığdırılmış bir halk gibi.
"Hawar" dediler yine-ama bu kez o ses, bir topluluğun değil,
tek bir boğazdan kopup çoğalan bir yankıydı.
oyuncu sahnede yürüdükçe sanki sadece adım atmıyordu, tarihin içinden geçiyordu.
bir an çocuk oldu, bir an sürgün,
bir an bir harfin peșine düşmüş inatçı bir adam...

içimden biri yine konuştu:
"insan tek başına kaç kişi olabilir?"
cevap sahnedeydi aslında-bir bedenin içinde çoğalan diller, bölünmüş zamanlar, yarım bırakılmış cümleler.
sessizlikler daha ağırdı bu oyunda, çünkü dolduracak kimse yoktu.
oyuncu sustuğunda
salon da sustu, ve o an anladım-bazı susuşlar kalabalıktan daha gürültülüymüş.

Rahşan Anter sahneye çıktığında
o yalnızlık biraz yer değiştirdi sadece, yok olmadı.
kelimeleri yine ağırdı,
yine bir gölgenin içinden yürüyordu.
ama bu kez
sahnedeki o tek kişilik hikâyeye gerçekten gelen bir ses gibi eklendi.
Kürtçe müzik başladığında
sanki o tek kişilik performans
bir anda çoğaldı.

sesler geldi, ezgiler yayıldı,
ve o yalnız oyuncunun bıraktığı boşluklar
biraz olsun doldu.
ama tamamen değil...
çünkü bazı boşluklar
bilerek bırakılır.

gece bitti dediler sonra,
ama ben hâlâ sahnedeki o tek kişiyi düşündüm—
bir insanın tek başına
bir halk kadar yorulabileceğini, bir dil kadar direneceğini, ve bazen
bir ömür kadar susabileceğini...
fotoğraflar çekildi, gülüşler paylaşıldı, sohbetler uzadı... ama benim içimde
o tek kişilik sahne hâlâ kapanmadı.
HAWAR…