Şeriat nedir ve çağımızda uygulanabilir bir rejim midir? Laiklik kavramının önemi üzerine uzun uzadıya bahsetmeden önce; geçen gün üç Sol Parti üyesinin sokak ortasında yaşadığı provokatif saldırı ve aldıkları ev hapsi cezasından bahsedersek, anlatmak istediğimizi daha açık bir şekilde ifade etmiş oluruz.

NE OLMUŞTU?

28 Ocak günü Sefaköy'de, aralarında Sol Parti İstanbul İl yöneticilerinin de bulunduğu üç parti üyesi; “Şeriata, faşizme ve karanlığa karşı laik demokratik Cumhuriyet” yazılı pankart asarken şeriat savunucusu kişi ya da kişiler tarafından sözlü tacize ve provokatif saldırıya uğradı. Bu saldırının ardından, sosyal medyada bazı hesapların hedef göstermesi sonucu, aralarında bir Sol Parti İl yöneticisinin de bulunduğu üç kişi gözaltına alındı. Bir gün nezarethanede tutulan üç kişi; ertesi gün savcılar değiştirilerek(!) “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklamaya sevk edildi. Savcılığın tutuklama istemiyle mahkemeye sevk etmesine rağmen mahkeme, üç kişiye ev hapsi cezası vermekle yetindi. Tabii bu kararın mahkeme tarafından neden verildiği konusuna uzun uzadıya girmeyeceğiz.

Halkı yıllardır asıl kimin “kin ve düşmanlığa” sevk ettiğinden, kimin bir haftalık süreçte sosyal medyada bir avuç gerici azınlığı provoke ettiğinden veya malum saray danışmanlarından da bahsetmeyeceğiz. Burada Anayasa'nın 14/1. maddesindeki “Kişisel hak ve özgürlüklerden hiçbiri, insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” ilkesinden de bahsetmeyeceğiz. Bu ülkenin yasalarına göre asıl laiklik isteyenlerin değil, şeriat çağrısı yapanların gözaltına alınıp tutuklanması gerektiğinden de bahsetmeye gerek yok; zira bunlar bilinen gerçeklerdir.

Tüm bunlar bir tarafa; bugün, 24 yıldır ülkenin adım adım nasıl gerici bir karanlığın ortasına doğru itildiği, son yaşananlarla birlikte çok çarpıcı bir şekilde görülmektedir. Adım adım ülkenin kuruluş değerlerinin en önemlisi olan “laiklik” ilkesinin altının nasıl oyulduğunu biliyoruz. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi; tam bağımsızlık, kişisel otoriteye karşı milli egemenlik, gericiliğe karşı aklın ve bilimin rehberliğinde laik dünya görüşü ve çağdaş uygarlık, her türlü tehdide karşı ulusal birliği ve bütünlüğü koruyarak “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkelerine dayanmasına rağmen tablo gayet netleşmektedir.

Henüz yılın ilk günü Filistin halkıyla dayanışmak için yapılan mitingdeki şeriat ve hilafet çağrıları, Anıtkabir'de Cumhuriyet tahkir edilerek şeriat çağrıları yapılması, milli eğitimdeki ÇEDES uygulamalarıyla vakıf ve dernek adı altında tarikat ve cemaatlere eğitim sisteminin ihale edilmesi, yargı sistemindeki atama ve bürokrasideki cemaatleşme/dincileşme adımları bu tablonun parçalarıdır. Burada uzunca bir süredir uygulamada önemsizmiş gibi görünen birçok suç unsuru olduğu aşikârdır; ama sanki laikliği savunanlar suçluymuş gibi yansıtılmaktadır.

Solun ve ülkenin laik muhalefet birikiminin uzun yıllar (AKP dönemi öncesi de dahil) bu gerici kuşatmaya karşı etkili bir siyasal duruş gösterememesi ayrıca eleştirilecek bir yazının konusu; fakat azınlıkta olsalar bile “kendi siyasal ikballeri uğruna yapamayacakları şey yok” dediğimiz bir siyasal iktidarın, provokasyona açık şeriatçı bir avuç meczubu çok kolay bir şekilde kullanarak ülkeyi adım adım şeriatçı/dinci bir baskı rejimine götürmeyeceğinin de artık bir garantisi kalmamıştır.

Gelinen noktada buradan yola çıkarak, Türkiye'nin kendine özgü bazı gerçeklerinden bahsetmek gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, anayasada yazdığı şekliyle laik bir Cumhuriyettir; fakat Türkiye, laik ve milli bağımsızlıkçı özelliğini 1950'ler itibarıyla adım adım kaybetmiştir. Türkiye'de Osmanlı ve Meşrutiyet dönemi de dahil, her türlü ilerici gelişmeye karşı devlet veya iktidar destekli gerici, şeriatçı bir direnç her zaman olmuştur. Seslerinin dönem dönem az çıkması, gericilerin bu ülkede iktidar organları tarafından hiç desteklenmedikleri anlamına gelmez. Zira bu gerici kalkışmalar zaman zaman kitlesel katliamlara da sebep olmuştur: Meşrutiyet dönemindeki “vaka-i irtica” denilen 31 Mart İsyanı, kuruluş yıllarındaki Teğmen Kubilay olayı, Şeyh Sait İsyanı ve hatta 78'deki Maraş Katliamı... Bu katliamda şeriatçı gericiler “Allah için savaşa!” demişlerdir. Tamamen sübjektif, cehalet ve yobazlıkla örülmüş, kendi kutsalları için komşusunun kanını dökecek kadar gözü dönmüş bir cehaletten bahsediyoruz...

Ülkemizde bu cehaletin yaşayıp gelişmemesi adına laiklik, demokrasi, millî egemenlik, bağımsızlık, çağdaşlık gibi kavramların tekrardan topluma benimsetilmesi gerekmektedir; fakat bunun nasıl olacağı tartışma konusudur.

Burada kavramsal olarak da olsa genel kafa karışıklığını gidermek adına hem laiklik hem de onun karşıtı olan şeriat kavramları üzerinde durmak gerekir.

ŞERİAT DÜZENİ NEDİR?

Bu düzen; toplumun, Kur’an’da metinleşen Tanrı buyruklarına ve yasaklarına göre yönetilmesidir. Kur’an’da inanç ve ibadete ilişkin hükümlerin yanı sıra; halk ilişkilerine ait, öğüt ve örnek niteliğinde olan, eski peygamberlerin ve ünlü kişilerin yaptıklarını yansıtan öyküler vardır. Kur’an’da kişi ilişkileri ve toplum yönetimi ile ilgili yasa niteliğindeki kuralların iki yüz kadar olduğu söylenirse de doğrudan hüküm koyan ayetler elliyi geçmez. Onlar da evlenme, boşanma, miras, tanıklık, adam öldürme, hırsızlık, içki, zina, iftira gibi genel konularla ilgilidir.

Osmanlı Tanzimat döneminde çıkarılmış ilk yazılı anayasa olarak bilinen Mecelle’de “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” (Zamanın değişmesi ile hükümlerin de değişmesi muhakkaktır) ana ilkesi yer almış ve toplumla ilgili konuların zamanla değişeceği kabul edilmiştir. Ayrıca İmam-ı Azam’ın öğrencisi İmam Muhammed’in “Örfle (gelenekle) sabit olan şey, nass (Kur’an hükmü) ile sabit olan gibidir” sözü, meşhur olmuş bir hukuk kuralıdır.

Kur’an; kişiyi olgun, başkalarına yardımcı, hoşgörülü ve ahlaklı yapmak için gerekli ana ilkeleri bildirir. İbadetlerin asıl amacı da bu moral yöndür. Zaten Kur’an’daki kurallar yetmediği için —daha doğrusu zamanla yeni durumlar ortaya çıktığından— bunlar için her biri ciltler tutan birçok fetva mecmuası ve fıkıh kitabı yazılmıştır. Hz. Muhammed’in kendisi de arkadaşlarını, yeni olaylar karşısında kendi görüşleri doğrultusunda işin gereğine göre hüküm vermeye (içtihat etmeye) teşvik ediyor; birçok konuda çevresindekilerin görüşlerini soruyor, çoğu kez kendisi aynı düşüncede olmasa bile çoğunluğun görüşüne katılıyormuş. Bazen kendi yanında bile başkalarının hüküm vermesini isteyerek Müslümanların görüşlerine ve kişiliklerine verdiği önemi, tanıdığı yetkiyi gösteriyormuş.

Zamanla hukukçuların koyduğu kurallar da yetmemiş; bunlar dışında daha geniş, “kavânin-i örfiye” denen ve geleneğe dayanan bir hukuk sistemi daha geliştirilmiştir. Bunların kimileri İslam ilkelerine bile aykırıdır. Görülüyor ki o çağlarda şer’î kuralların çok büyük bir bölümü ile örfi (geleneksel) yasaların hepsini insanlar düzenlemişlerdir. Fetva mecmualarında aynı konular için birbirine ters düşen hükümler verilmiştir. Bu çelişkileri ve tutarsızlıkları önlemek için Türkler büyük çabalar harcamışlar; Büyük Selçuklu hükümdarı Celaleddin Melikşah (1055-1092), bütün İslam ülkeleri için uygulanabilecek bir yasa hazırlatmaya çalışmış ancak bunu gerçekleştirememiştir. Tüm Müslümanlara uygulanacak ortak şer’i kurallar tarihte mümkün olmamıştır zaten.

Bugün pratikte daha çok olmakla birlikte, klasik mezhep tarihlerinde yetmiş iki İslam mezhebi vardır. Türlü mezheplerin geliştirdiği birbirinden ayrı hukuk sistemleri, İslam topluluklarını tek bir şeriat düzeninde birleştirmekten çok, ayrılık nedeni olmuştur. Bütün bu şeriatçılık ve hilafetçilik anlayışları; yüzyıllar boyunca İslamiyetin gerçek niteliğinin ve amacının gerektiği gibi anlatılmamış olmasından, din adına bir sürü hurafenin öğretilmiş bulunmasından ortaya çıkmıştır. İslamiyet anlayışı, gerçek kimliğini Cumhuriyet devrinde laikliğin kabulü ile kazanmıştır diyebiliriz.

LAİKLİK NEDİR?

Genel ve klasikleşmiş tanımlaması ile laiklik; din ve dünya işlerini birbirinden ayırmak, toplumu din kuralları ile değil meclislerin düzenlediği yasalarla yönetmek, dini duyguları, inancı ve ibadeti halkın özgür vicdanına bırakmaktır. Gerçek bu iken kimileri laikliği; işlerine öyle geldiğinden ya da bilmediklerinden ötürü dinsizlik ya da körü körüne bir Batılılaşma özentisi gibi göstermek istemektedir.

Öyleyse Batılılaşma nedir? Batılılaşma genel anlamda yeni bir dünya görüşünü ve uygarlığı ifade eder. Uygarlık aslında coğrafi bir bölgenin değil, bütün insanlığın ortak malı olan akılcı ve özgürlükçü bir yaşam görüşünü benimsemektir. Bu akılcı ve özgürlükçü düşünce; Sümer, Mısır, Girit, Yunan, Sasani ve Roma'dan gelip Rönesans ve Reformasyon —yani düşün ve kültürde, dinde düzeltme ve sağduyuya geçiş— gibi iki hümanist aşamadan süzülüp Batı Avrupa’ya yerleşmiştir.

Uygarlık ve gelişme sadece Hristiyan Batı'ya özgü bir kavram değildir; kökleri 9. ve 10. yüzyıllarda İspanya'daki Endülüs ve Bağdat'taki Abbasi dönemindeki bilim merkezlerine kadar götürülebilir. Kimi kişiler de Batı uygarlığını bir Hristiyanlık uygarlığı olarak gördüklerinden ona karşıdırlar. Oysa Batı uygarlığının doğrudan doğruya din ile bir ilgisi yoktur. Laik düzende kimse kimsenin inancına karışamaz, kimse kimseyi herhangi bir inanç doğrultusunda zorlayamaz. Hangi din ve kökenden olurlarsa olsunlar, bütün yurttaşlar dini duygu, inanç ve ibadet yönlerinden eşit hak ve özgürlüğe sahiptirler. Herkes istediği gibi inanır ve ibadet eder; ama kimse kimseye “Benim gibi inanacaksın, benim gibi ibadet edeceksin” diye zorlayamaz. Herhangi bir dinin lehinde ya da aleyhinde devlet gücüyle propaganda yapılamaz.

Bu; gerçekte dine aykırılık veya dinsizlik değil, tersine insan vicdanına özgürlük vermektir. Onun, inandığı dini özgürce ve içtenlikle benimsemesini, ibadetini baskı altında kalmadan yapmasını sağlar. Dolayısıyla bugünkü şeriat özlemleriyle yanıp tutuşan kitlenin büyük çoğunluğu şeriatın ne demek olduğunu anlayamamakta; onun, insanlığın tarihsel deneyimleri ışığında uygulanabilir bir toplumsal rejim olmadığını kavrayamamakta ve yobazlığın temsilcisi oldukları gerçeğini fark edememektedirler. Sosyal medyada veya camilerde hurafelerle dolu hezeyanlarını paylaşan birkaç kişinin vaazlarını dinleyip topluma bu fosilleşmiş “düşünceyi” dikte etmeye çalışmaktadırlar.

Bugünkü dramatik gerçek ise maalesef ki hâlâ bu cehaletle, laikliği korumak ve savunmak adına tekrardan mücadele vermek zorunda olduğumuzdur.