Bir önceki yazımızda sormuştuk: İnan Akgün Alp siyaset mi üretiyor, yoksa gündemde mi kalmaya çalışıyor?

Sayın Vekil bizi fazla bekletmedi.

Yine konuştu.

Hem de öyle sıradan bir açıklamayla değil…

Bu kez Kars’ın üç ilçe belediye başkanını “pavyon” üzerinden gündeme taşıdı. Ankara pavyonlarının belediye başkanlarının mekânı haline geldiğini ileri sürdü.

Ardından da asıl bombayı patlattı:

“Allah benim canıma can sağlığı verirse üçünü de kodese koymadan bu görevden ayrılmayacağım.”

İşte burada insan ister istemez soruyor:

Ankara’da yeni bir siyaset modeli mi doğuyor?

Milletvekili + savcı + hâkim + infaz memuru…

Hepsi tek kişide!

Gerçi modelin küçük bir eksiği var:

Mahkeme yok.

Ama olsun.

O da zamanla halledilir!

Çünkü Sayın Vekil daha soruşturma başlamadan suçluları belirlemiş, cezayı kesmiş ve “kodes” kararını vermiş görünüyor.

Maazallah bir de iktidar milletvekili olsaydı, kim tutardı?

Hukukun sırası değişmiş!

Hukuk devletinin klasik sıralaması bellidir:

İddia → delil → soruşturma → kovuşturma → yargılama → karar.

Yeni modelde ise süreç biraz hızlandırılmış:

İddia → hüküm → kodes!

Mahkeme de galiba prosedürü tamamlamak için sonradan devreye girecek.

Bu sözleri duyunca insanın aklına ister istemez eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun tartışmalara yol açan, “Ya arkadaş, sen gece yık; mahkeme kararı bizim arkamızdan gelsin.” sözleri geliyor.

Hukuk devleti açısından aradaki fark nedir?

Birinde “mahkeme kararı arkadan gelsin” deniyor.

Diğerinde ise daha mahkeme ortada yokken “kodes” kararı veriliyor.

Demek ki mesele sadece iktidar-muhalefet meselesi değil.

Mesele, hukuka nasıl baktığınız meselesi.

Peki iddialar doğruysa?

Şimdi biraz ciddileşelim.

Çünkü Sayın Alp’in dile getirdiği diğer iddialar, eğer belgelerle doğrulanırsa, hiç de hafife alınacak iddialar değil.

Belediye arsalarının değerinin altında satılması…

Sahte faturalar…

Çalışmayan kişilere maaş ödenmesi…

Kamu kaynaklarının usulsüz kullanılması…

Bunların her biri ciddi soruşturma konusudur.

Eğer gerçekten ortada belgeler varsa yapılması gereken son derece basit:

Belgeler açıklanır.

Suç duyurusunda bulunulur.

Savcılık soruşturur.

Mahkeme karar verir.

Bunun yerine,

“Üçünü de kodese koyacağım”demek, milletvekilliğinin görev tanımını biraz fazla genişletmek oluyor.

Çünkü milletvekili savcı değildir.

Hâkim hiç değildir.

İnfaz memuru ise zaten değildir.

Milletvekilinin görevi insanları kodese göndermek değil; kamu adına denetim yapmak, hukuksuzlukların üzerine gitmek, kamu yararını savunmak ve çözüm üretmektir.

Bir de “üç başkan” meselesi var

Kim bu üç belediye başkanı?

Neden isimleri açıklanmıyor?

Neden kamuoyu bekletiliyor?

Doğrusu burada da yeni bir siyaset tekniğiyle karşı karşıya olabiliriz:

Fragman siyaseti.

Önce fragman:

“Üç belediye başkanı kodese girecek!”

Sonra merak:

“Kim bunlar?”

Ardından sosyal medya…

Haberler…

Yorumlar…

Ve nihayet:

“Gelecek hafta belgeler açıklanacak!”

Siyaset adeta televizyon dizisine dönmüş durumda.

Birinci bölüm yayınlandı.

İkinci bölüm haftaya.

Final henüz belli değil.

Ama küçük bir problem var:

Kamuoyu televizyon dizisi izlemiyor.

Ortada kamu kaynakları, belediyeler ve insanların itibarı söz konusu.

Dolayısıyla böylesine ağır suçlamaların fragmanı değil, belgesi gerekir.

Ardahan’dan Kars’a: Siyasetin dili sertleşiyor

Sayın Alp’in siyasi iletişiminde artık belirgin bir tarz oluşuyor.

Önce çarpıcı bir ifade…

Sonra sosyal medya…

Ardından haberler…

Sonra kamuoyu merakı…

Ve nihayet yeni bir gündem.

Daha önce Ardahan Valisi üzerinden “incir yaprağı”, “tayt”, “TikTok’çu vali” gibi ifadelerle gündeme gelmişti.

Şimdi sırada:

“Pavyoncu başkanlar.”

Yarın ne gelir?

“Gazino belediyeciliği” mi?

Bilemiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Siyaset, giderek sorunların kendisinden çok siyasetçinin kullandığı sıfatlar üzerinden yapılmaya başlanıyor.

Oysa milletvekilliği bir sosyal medya performans yarışması değildir.

Bir milletvekilinin başarısı kaç kez gündem olduğuyla ölçülmez.

Kaç insanın hakkını savunduğuyla, kaç somut sorun çözdüğüyle, kaç gerçek öneri geliştirdiğiyle ölçülür.

Ve en önemlisi:

Söylediği sözün arkasına belge ve siyasi sorumluluk koyup koymadığıyla ölçülür.

“Kodes” siyaseti mi, hukuk siyaseti mi?

Elbette bir milletvekili belediyelerde yolsuzluk veya usulsüzlük olduğuna inanıyorsa bunun üzerine gitmelidir.

Hatta gitmek zorundadır.

Ama bunun yolu kişisel hüküm vermek değildir.

“Ben seni kodese koyacağım” demek değildir.

Hukuk devletinde hiç kimse bir milletvekilinin kişisel kararıyla hapse girmez.

Suç varsa soruşturma yapılır.

Deliller değerlendirilir.

Savunma alınır.

Mahkeme karar verir.

Sonra hukuk ne gerektiriyorsa o uygulanır.

Bunun adı:

Hukuk devletidir.

Siyasetçi kendisini savcı yerine koyarsa, savcıyı hâkim yerine koyarsa ve hâkim yerine karar verirse ortaya başka bir şey çıkar:

Kişisel hüküm verme siyaseti.

Bu nedenle Sayın Alp’e birkaç basit soru sormak gerekiyor:

Elinizde belge var mı?

Varsa çıkarın.

Üç belediye başkanı hakkında suç duyurusunda bulundunuz mu?

Bulunduysanız açıklayın.

Belgeleri kamuoyuyla paylaşacak mısınız?

Paylaşın.

Bunların hepsi kamuoyunun bilme hakkıdır.

Şimdi sıra Sayın Vekil’de

Sayın Alp oku attı.

Yayı gerdi.

Hedefi gösterdi.

Şimdi sıra okun nereye saplandığını göstermekte.

Gelecek hafta belgeler ortaya çıkarsa, elbette konuşacağız.

Üç belediye başkanının isimleri açıklanırsa, onu da konuşacağız.

Savcılığa suç duyurusunda bulunulursa, onu da konuşacağız.

Eğer iddialar belgelerle doğrulanırsa, hiç kimse belediye başkanlarının makamına, partisine veya siyasi kimliğine bakmadan hesabının sorulmasını savunmaktan geri durmamalıdır.

Ama…

Ya gelecek hafta hiçbir belge ortaya çıkmazsa?

O zaman da sormak bizim hakkımız:

Ankara pavyonunu geçtik Sayın Vekil… Belgeler nerede?

Çünkü gündem olmak kolay.

Bir cümle yeter.

Bir benzetme yeter.

Bir “kodes” lafı yeter.

Ama siyaset yapmak?

O biraz daha zor.

Orada belge gerekir.

Program gerekir.

Çözüm gerekir.

Hukuk gerekir.

Ve en önemlisi:

Sorumluluk gerekir.

Yoksa siyaset, birkaç çarpıcı cümleyle sosyal medyada dolaşıma giren bir gösteriye dönüşür.

Milletvekili kürsüsü de siyaset üretme yeri olmaktan çıkar, gündem üretme stüdyosuna dönüşür.

Bizim merak ettiğimiz tam da bu:

Sayın Alp siyaset mi yapıyor, yoksa gündem mi yapıyor?

Bunu gelecek hafta göreceğiz.

Çünkü bu kez mesele yalnızca kimin pavyona gittiği değil.

Mesele çok daha ciddi:

Kimin elinde hangi belge var?

Eğer gerçekten belge varsa, kamuoyu onu görmek istiyor.

Yoksa geriye yine yüksek sesli sözler, ağır ithamlar ve birkaç günlük sosyal medya malzemesi kalacak.

O zaman da aynı soruyu yeniden soracağız:

Ankara’da yeni bir model mi doğuyor?

Savcı-hâkim-milletvekili modeli mi?

Yoksa sadece…

“Gündem olsun da nasıl olursa olsun” modeli mi?