“Aynı yoldan geçmişiz biz, aynı sudan içmişiz biz.

Yazımız bir, kışımız bir, aynı dağın yeliyiz biz.

Şarkılar bir, türküler bir, hep beraber söyleriz biz…”

Bu sözleri bir zamanlar televizyon ekranlarında, miting meydanlarında, salonlarda iktidar partisinin seçim propagandası olarak çok dinledik. Sonra, farklı zamanlarda, farklı sözlerle aynı “hikâyeyi” anlatan başka şarkılar dinledik. Bize hep aynı şey söylendi: Aynı vatandayız, aynı kaderi paylaşıyoruz, aynı gemideyiz.

Peki gerçekten öyle mi?

Ankara’nın göbeğinde haklarını ve ücretlerini alamadıkları için eylem yapmak zorunda kalan maden işçileriyle, kilometrekarelerce araziye sahip holding patronlarının “yazı bir, kışı bir” olabilir mi? Aynı dağın yeli olabilirler mi?

Elbette aynı ülkede yaşıyorlar. Belki aynı partiye oy vermişlikleri de vardır. Aynı bayrağın altında yaşadıkları da doğrudur. Ama mesele sınıfsal çıkarlar olduğunda, o ortaklık söyleminin ne kadar gerçek olduğunu sorgulamak gerekir.

Çünkü Ankara’da bugün yalnızca bir işçi eylemi yaşanmıyor. Ankara bir maden ocağı değil, bir fabrika da değil. Ama Ankara’nın merkezinde süren mücadele, sınıf mücadelesinin ne olduğunu anlamak isteyenler açısından son derece öğretici bir tablo ortaya koyuyor.

Sınıf mücadelesini anla(t)mak için üretim araçları, üretim güçleri, üretim ilişkileri ve üretim biçimi arasındaki bağlantıları sıralamak; altyapı ve üstyapıdan, proletarya ve burjuvaziden, idealizm ve diyalektik materyalizmden uzun uzun söz etmek elbette önemlidir.

Ama bazen bütün kitapların, bütün kavramların anlatamadığını hayatın kendisi anlatır.

Ankara’daki madenciler bugün tam da bunu yapıyor.

Yeraltında çalışan, üreten, alın teri döken işçi ile o emeğin yarattığı değere el koyan sermaye arasındaki ilişkiyi bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyorlar.

Üstelik yalnızca patronla değil, patron karşısında hakkını arayan işçinin yanında durması gereken devlet mekanizmasıyla da karşı karşıya geliyorlar.

Çünkü devletin "sınıflarüstü, tarafsız bir hakem olduğu" teorisi ile "bir sınıfın başka sınıf üzerindeki baskı aracı olması" teorisi, sınıf çatışmasının gerçekliği karşısında bir kez daha sınanıyor.

İşte sınıf mücadelesi tam da burada görünür hale geliyor.

Grev, boykot, iş bırakma ve ücret pazarlıkları elbette sınıf mücadelesinin en doğrudan biçimleridir. Ancak bugün Türkiye’de bu mücadele yalnızca işyerlerinde yaşanmıyor. Henüz birleşik bir güç haline gel(e)memiş olsa da, farklı alanlarda ve farklı biçimlerde kendisini gösteriyor.

Yoksulluk, düşük ücretler, güvencesizlik, eşitsizlik ve adaletsiz gelir dağılımı üzerinden toplumun bütününe yayılan daha büyük bir sınıfsal çatışma söz konusu.

Bir tarafta emeğiyle yaşamını sürdürmek zorunda olanlar; diğer tarafta emeğin yarattığı değere sahip olanlar var.

Kavganın özü aslında bu kadar yalın.

Bu nedenle madencilerin mücadelesi yalnızca kendi ücretlerinin, tazminatlarının ya da çalışma koşullarının mücadelesi değildir. Aynı zamanda “Üreten kim, kazanan kim?” sorusunun sorulmasıdır.

Ve bu soru, düzenin bütün dengelerini rahatsız ediyor.

Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile örgütlenme uzmanı Başaran Aksu’nun tutuklanması da bu açıdan yalnızca iki kişinin tutuklanması olarak görülemez. Madencilerin önüne konulan engeller, aynı zamanda örgütlü işçiye verilen bir mesajdır.

Fakat madenciler o mesajı kabul etmiyor.

“Meşruluğumuzu holdinglerden ve mahkemelerinden değil, doğrudan madenciden alıyoruz. Madenci sendikasına sahip çıkıyor.”

Bu söz, bugün yaşanan mücadelenin özünü anlatıyor.

Holdinglerden hakkını alamayan, bir holdinge söz geçir(e)meyen devlet anlayışı karşısında işçiler kendi güçlerine yaslanıyor.

Üstelik bu mücadele yalnızca sermaye ile işçi arasındaki ilişkiyi değil, sendikal alanın gerçek durumunu da açığa çıkarıyor.

Bir anlamda turnusol kâğıdı işlevi görüyor.

Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve kamu emekçilerinin örgütlü olduğu çeşitli sendikaların bu mücadele karşısındaki sessizliği ya da etkisizliği, sendikal örgütlülüğün niceliği ile sınıfsal dayanışmanın niteliği arasındaki farkı da ortaya koyuyor.

Sendika olmak başka, sınıf sendikası/dayanışması göstermek başka.

Ve belki de bütün mesele burada düğümleniyor:

Yıllarca bize “hepimiz aynı gemideyiz” denildi. Oysa geminin güvertesinde oturanlarla makine dairesinde çalışanların aynı koşullarda olmadığını artık daha açık görüyoruz.

Aynı ülkede yaşamak başka şeydir, aynı sınıfa mensup olmak başka.

Aynı türküyü söylemek başka şeydir, o türkünün nimetlerinden eşit yararlanmak başka.

Bugün Ankara’nın göbeğinde madenciler bize bir kez daha şunu gösteriyor:

Sınıflar ortadan kalkmadı. Sınıf mücadelesi bitmedi. Bazen sesi gür çıktı, bazen cılızlaştı; ama hiçbir zaman bütünüyle susmadı.

Ve bu kavga, “kısa çöpün uzun çöpten hakkını alma” kavgasıdır.

Madenciler yeraltından geliyor.

Karanlıktan gün ışığına çıkma mücadelesi verirken, aslında hepimize bir fener oluyorlar.

Kendi hakları için direnirken, toplumun üzerini örten karanlığı da aydınlatıyorlar.

Tutuklamalar onları korkutmuyor.

Çünkü biliyorlar:

Madenci mutlaka kazanacak.