Perde açılır, oyun başlar ve biter. Seyirciler alkışlar, oyunla ilgili fikir alışverişleri yapılır. Herkes evine çekilir. Oyuncular kulise döner. Oyunda kullanılan her şey toplanır, sahne temizlenir ve gecenin sessizliğine karışılır. Her şey bu kadar güzel ve kusursuz mu ilerler? Yoksa bilinmeyen onca şey yine birikmiş midir?

Dost meclisinde Ercan Özdal’ın sohbetine mazhar olduk. Konuştukça konular peş peşe birbirini kovaladı. Ama üzerinde durulması gereken bir konu vardı: Oyunculuk mesleği bir hobi mi, yoksa fobi miydi?

Neden böyle söylüyorum? Çünkü geçen yazıda da biraz bahsetmiştim. Özel tiyatrolar daha özgürlükçü, seyirciyi düşünmeye ve sorgulamaya yönelten oyunlar koyabiliyor. Ancak gişe kaygısı her oyun öncesinde yaşanıyor. Gösterinin yapılacağı sahne üstelik kiralıksa, oyunun bilet satışları bazen zararı karşılamaya bile yetmiyor. Kamuda yapılan tiyatrolara kısmen ödenek ayrılsa da özel tiyatrolar için böyle bir destek söz konusu bile değil. Sponsor desteği gerekiyor. Bu sponsorlar genellikle ya ünlü oyuncuların oyunlarına ya da tanınmış bir oyun yazarının eserlerine destek oluyor. Eğer tanınmamış oyuncuların ve oyun yazarlarının eserlerini sahneliyorsan, bunları ancak fısıltı gazetesiyle duyurabiliyorsun. Tanıtım yapmak, reklam vermek hayal oluyor. Bu olaylar zinciri de beraberinde fobiyi doğuruyor. Bazen bu yüzden oyunlar daha fikir aşamasındayken yok olup gidiyor.

Karamsar bir tablo ama bu tablo karşısında yıkılmak yerine mücadele edenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Ercan Özdal da mücadele eden tarafta duruyor. Neden diye sorduğumda ise kendisini bir oyuncu olarak değil, bir devrimci olarak nitelendiriyor.

Hatta ekliyor: “Devrimci oyuncuyum.”

Bu cümle ağır bir cümle ama altını doldurmak için çaba sarf ediyor. Bilen dostlarımız vardır. Kadıköy Boğa Heykeli’nden sahile yürüdüğünüzde, sol tarafta Bulvar Çarşısı vardır. Çarşının en alt katında ise Feyk Sahne bulunuyordu. Kaç kere su basmıştır? Kaç kere belediyeyle ruhsat kavgalarına tutuşulmuştur? Sayısı bile artık tutulmuyordu. En son boşaltmak zorunda kalmışlardı. İlmek ilmek örülen emek, bir çırpıda yok oldu. Ama yılmadılar. Şimdi yeniden bir sahne kurmayı amaçlıyorlar. Bunun için çaba sarf ediyorlar.

Ama bunu da devrimcilik olarak görmüyor Ercan Özdal. Asıl devrimci oluşunu, yeniden bir tiyatro sahnesini amatör para hırsından uzak, sosyolojik ve kültürel gelişimi hedefleyen bir alan hâline getirmek olarak görüyor. “İnsan değişirse toplum, toplum değişirse ülke ve dünya değişir.” diyor. İşte Özdal’ı devrimci oyuncu yapan şeyin bu düşüncesi olduğunu söylüyor. Haklılık payı yüksek diye düşünüyorum.

Bu amatör ruh aslında profesyonel bir bakış açısı. Çünkü imkân verildikçe, bu alanlar çoğaldıkça insan kendi yeteneklerini keşfetmek istiyor. Önce dersler alınıyor. Ufak rollerle sahneye adım atılıyor. Kişiler, hobi olarak başladıkları bu amatör ruhla tiyatroyu ve sahneyi seviyor. Yeteneklerinin üzerine gittikçe zamanla profesyonel oyuncu olabiliyorlar. Oyunculuk, eğitimini almanın yanında insanın kendini bulduğu, yabancılaşmaktan kurtulduğu bir araç hâline geliyor.