Çerçeve Yasa, Meclis’ten rekor sayılabilecek bir oyla geçti. Kim ne söyledi, kim imza attı, kim “evet” diyeceğini açıkladı ama imza vermedi; artık bunların hepsi biliniyor. Özellikle EMEP, TİP ve Yeni Parti’nin tutumları, Yeni Parti’deki yönetim-milletvekili ayrışması tartışıldı. Ancak bütün bunları yalnızca “kim ne yaptı?” meselesine sıkıştırmak, asıl noktayı kaçırma riski taşıyor.
Çünkü yasa artık Meclis’ten geçti. Sıra uygulamada.
Yasa, şartlı bir düzenlemedir. PKK/KCK ve bağlantılı yapıların fiili varlığına son verdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ile MGK teyidine bağlıdır. Erteleme süreleri, yeniden suç halinde iptal hükmü ve başvuru mekanizması, sürecin ne kadar ileri gideceğini belirleyecektir. Bu şartlı karakter göz ardı edilmemelidir. Tek başına silahların susması bile küçümsenmemelidir. On yıllardır süren çatışmanın sona ermesi, insanların ölmemesi başlı başına önemlidir.
Ama barış yalnızca silahların susması değildir. Asıl mesele, silahların sustuğu bir ortamda demokratik siyasetin önünün açılmasıdır.
Sürecin Kürt meselesini yalnızca “Terörsüz Türkiye” başlığına hapsetme riski burada ortaya çıkar. Mesele sadece güvenlik(!) sorununun bitmesi olarak ele alınırsa, çatışmanın siyasal, hukuki ve demokratik nedenleri ortada kalır. Bu nedenle son yerel seçimlere ve anket sonuçlarına göre birinci parti konumuna gelen ana muhalefetin Kürt sorununa daha geniş bir perspektiften bakması da önemlidir. Dar çerçevenin dışına çıkarak demokratikleşmeyi, eşit yurttaşlığı ve siyasal özgürlükleri tartışmaya açmak, barışın zeminini genişletecek bir tutumdur nihayetinde. (Kimilerinin ise, DEM Parti ve Yeni Parti'nin arasına yeni duvarlar örme çabalarını bir yana koyalım şimdilik. Bu iki aktörün arasını açmaya çalışmanın iyi niyet ile açıklanamayacağı ortada.)
Münfesih Kürt hareketinde de dikkat çekici bir dönüşüm yaşanıyor. Bir dönem bağımsızlık hedefi üzerinden siyaset yapan hareketin bugün “ortak vatan” ve demokratik bir siyasal düzen arayışına yönelmesi tarihsel bir değişimdir. Ancak ortak vatan denildiğinde, mevcut devletin olduğu gibi kabulü değil; herhalde hepimizin eşit olduğu demokratik bir düzenin kurulması anlaşılmalıdır. Bunun nasıl gerçekleşeceği, hangi hukuki ve siyasal düzenlemelerin yapılacağı daha fazla konuşulmalıdır.
Sosyalist çevrelerdeki yaklaşımlar da çeşitlilik gösteriyor. Bir kesim sürecin olanaklarına, bir başka kesim ise iktidarın niyetlerine ve sınırlarına dikkat çekiyor. Her iki yaklaşımın da anlaşılır yanları var. Tartışmayı DEM, EMEP, TİP, Yeni Parti veya diğer yapılar arasındaki polemiklere hapsetmek yerine, bu güçlerin ortaklaşabileceği demokratik zemini büyütmek daha değerlidir. Bu kısa vadede kolay başarı bekleyen yoktur herhalde; uzun soluklu bir mücadele alanıdır ne de olsa.
Çerçeve Yasa’nın Meclis’ten geçmesi bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu adımı da abartmadan Türkiye’nin ihtiyacı; beklentilerin sıralanmasından çok, somut adımların önünü açmak olsa gerek. Siyasi tutukluların, gazetecilerin, seçilmişlerin ve düşünceleri nedeniyle ceza alanların durumundan başlanabilir. Kayyum uygulamasına son verilmesi, anadil hakkının tanınması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, eşit yurttaşlık ile ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması, "gerçek bir demokratikleşme" programının parçası haline getirilebilir.
Bunlar bir anda gerçekleşmeyebilir. Ama önemli olan yönün belli olması ve adımların ölçülebilir hale gelmesidir. "Barış sürecinin" en büyük güvencesi, birilerinin iyi niyetine güvenmek değil, toplumun önünde somut demokratik kazanımlar koyabilmektir.
Çerçeve Yasa rekor bir oyla geçti. Asıl sınav artık Meclis salonunda değil(burada yeni ve demokratik haklar için Meclis'in devreye girmesi beklenir) elbette, hayatın kendisinde verilecek. Silahların susması barışın ilk koşuludur. Demokratikleşme ise barışın kalıcı olmasının güvencesidir.
Bundan sonra “Kim ne dedi?” diye sormaktan çok,
“Hangi somut adımlar atılıyor, atılacak?”
sorusunu sormanın zamanıdır.