Tiyatro perdelerini açar. Oyuncular sahne üzerinde performanslarını sergiler. Oyun sonrası selamlamaya çıkar. Ve oyunun nasıl geçtiğini alkışların gür sesinden anlarlar. İşte o an tüm emeklerini karşılığını almış hissederler. İşte o büyülü anın birde hazırlanma süreci var. Bugün o süreci değerlendireceğiz.
Oyuncu ve yönetmen olarak tiyatroya emek veren Çağlar Can ile tiyatro oyunlarının hazırlık süreci üzerine sohbet etme fırsatı buldum. Bir oyunun seçilmesinden ilk okuma provasına, tiyatrocuların deyimiyle "ayaklanma" sürecine ve sonunda seyirciyle ilk buluşma anına kadar uzanan yolculuğun nasıl ilmek ilmek örüldüğünü konuştuk.
Çağlar Can hazırlanma sürecini şöyle anlatıyor:
“Her şey önümüze gelen metinle başlıyor.
Okuma provasında ağza oturmayan kelimeler değiştirilir, bazı cümleler çıkarılır. Bu, sürecin en masum kısmıdır. Fakat iş bununla sınırlı kalmaz. Asıl mesele çoğu zaman oto sansürdür.
Nerede oynayacağınız, kime oynayacağınız ve oyunun hangi ortamda sahneleneceği belirleyici hale gelir. Karakterin seyircide olumsuz bir izlenim bırakmaması için kimi zaman politik ya da eleştirel düşünceler metinden ayıklanır. Sanki hiç yazılmamış, hiç söylenmeyecekmiş gibi davranılır. Bazen afişler bile denetimden geçemez. Eğer ülkenin o günkü siyasi iklimine uygun bulunmazsa, kendi okulunuzun sahnesinde bile oyununuzu sergileyemez hale gelirsiniz.
Devlet, kendi kurumlarında sahnelenecek oyunların da kendi anlayışına uygun olmasını ister. İhtiyaç duyulan şey halkın sorgulama becerisini geliştiren eserler değildir. Daha çok "Şahım padişahım çok yaşa" anlayışını besleyen bir kurgu tercih edilir. Bugünün popüler tabiriyle söylemek gerekirse, muhafazakâr tiyatro anlayışı devlet erkânı tarafından daha fazla kabul görür.
Peki, böyle bir ortamda oyuncular ve yönetmenler ne yapar?
Ülkemizdeki dizi ve sinema sektörüne baktığımızda, çoğu zaman bu soruya güçlü bir cevap verilemediğini görüyoruz. Çünkü istemeseler bile geçim kaygısı, meslekte tutunma çabası ve popüler olma isteği birçok sanatçıyı farklı tercihler yapmaya zorlayabiliyor. Bunun sonucunda da toplumda, "Dünyanın hali umurlarında değil." algısı oluşuyor.
Oysa hayat her zaman siyah ve beyaz değildir. İki kere iki her zaman dört etmez.
İnsan, çoğu zaman tercihlerini hayatta daha iyi yaşayabilme kaygısıyla yapar. Geçim derdi ağır bastığında, birlik duygusunun yerini benlik alır. Bu yüzden sanatçının verdiği her tavizi yalnızca kişisel bir tercih olarak okumak da eksik kalabilir.
Üstelik oto sansürün tek nedeni siyasi baskılar değildir.
Bir oyunun sahneleneceği coğrafya da metni doğrudan etkiler. Örneğin savaşın hüküm sürdüğü bir bölgede yaşayan insanlara savaşı kutsayan bir oyun oynayamazsınız. Çünkü sanat, içinde bulunduğu toplumun gerçekliğinden bağımsız değildir.
Çağlar Can ile yaptığımız sohbetten aklımda en çok kalan ifadelerden biri de buydu. Sohbet sırasında "turizm tiyatrosu" diye tanımladığı bir kavramdan söz etti. Belki de günümüz tiyatrosunu anlamak için üzerinde en çok düşünülmesi gereken cümlelerden biri tam olarak buydu. Sanat, seyircinin yaşadığı gerçekliği mi anlatmalı, yoksa yalnızca izlenmesi kolay, rahatsız etmeyen bir gösteriye mi dönüşmeli?