Bazı aşklar yalnızca yaşanmaz; anlatılır. Dilden dile dolaşır, hikâyesi yazılır, filmi çekilir. Çünkü kimi aşklar, iki insanın hayatını birleştirmesinden çok daha fazlasını barındırır: Bir sınıfın konforundan çıkıp başka bir dünyanın kapısından içeri girmeyi, sevdiği insanın ardından ağır bedeller ödemeyi ve ayrılıklara direnerek yepyeni bir hayatı birlikte kurmayı...
İşte böyle bir aşkın kahramanıdır Jale Fatma. 1952 yılında İstanbul'da doğan Jale Fatma Süleymangil, varlıklı bir ailenin kızı olarak büyür. Babası Gani Bey sanayici, annesi Birsen Hanım ise iyi eğitim almış bir Cumhuriyet kadınıdır. Ailesinin anlatımından ve kendi anılarından da anlaşılacağı üzere çocukluğu, Moda'nın güvenli, korunaklı ve sınırları belirgin dünyasında geçer.
Anneannesi Semiha Hanım'ın hayatında ise Jale Fatma'nın özel bir yeri vardır. Kızını genç yaşta kaybetmiş olan Semiha Hanım, torununa büyük bir sevgiyle bağlanır. Onu, kendi deyimiyle hayatının merkezine koyar; üzerine titrer, bir dediğini iki etmez.
Jale Fatma'nın çocukluğu; Moda Caddesi ile okul arasında gidip gelen, dünyanın geri kalanına henüz kapılarını açmamış bir hayatın içinde akar. “Uzaktan uzağa beğendiğim, bana mektup gönderen, bana ilan-ı aşk edenlerle; zamanın deyimiyle bana ‘konuşma’ teklif eden çocuklarla ilgili hülyalara dalardım.” diye anlatır o günleri. Ama çocukluk yıllarının anıları arasında başka biri daha vardır. Her gün okul yolunda onu bekleyen, kendisinden birkaç yaş büyük bir işçi çocuğu...
Bu çocuk, Jale Fatma'nın hayallerindeki şık elbiseler giyip gezmeye çıktığı, yemek yediği diğer çocuklara hiç benzemez. Esmerdir, çatık kaşlıdır, biraz isyankârdır; ama bakışlarında tarifi imkânsız bir sıcaklık vardır. Jale Fatma ondan derinden etkilenir. Fakat daha çocuk yaşta, toplumsal sınıfların görünmez sınırlarını sezmiştir: “Oysa olacak şey miydi! Bu esmer, çatık kaşlı, isyankâr ama bakışları sevgi dolu işçi çocuk ve fabrikatör Gani Bey'in kızı ben...”
Olmaz. Daha doğrusu, o zaman için olmayacak gibi görünür. İki taraf da içindekileri söylemeye cesaret edemez ve işçi çocuk bir gün aniden ortadan kaybolur. Jale Fatma'nın çocuk yüreğinde ise adı konmamış bir sızı kalır. Belki de hayatının ilerleyen yıllarında, aşk ile sınıf arasındaki o görünmez duvarı aşmaya karar vermesinde, hafızasındaki bu ilk karşılaşmanın uzak ama silinmez bir izi olacaktır.
İlkokulun ardından kendi tercihiyle İtalyan Kız Ortaokulu'nda yatılı okumaya başlar. 1960'ların ortalarına gelindiğinde, içindeki o büyük arayışın birer parçası olan platonik aşklar girer hayatına. 1966 yazında İstanbul gençliğinin uğrak yeri olan Moda Deniz Kulübü'nde, Şerif Yüzbaşıoğlu ve Arkadaşları adlı orkestra sahne almaktadır. Orkestranın kontrbasçısı Alper Feyman'dır. Jale Fatma, haftanın üç günü düzenlenen bu dans partilerinde Alper'e gizli bir hayranlık besler. Ancak bir gün orkestra sahneye çıkmaz. Ertesi gün Hürriyet gazetesinin manşetinde Alper ve İlhan Feyman kardeşlerin, Tuncel Kurtiz ve Yılmaz Güney ile kavga ettiğine dair bir haber yer alır. Henüz çocuk denecek yaştaki Jale Fatma, hayatında ilk kez Yılmaz Güney'in adını burada duyar. Yaz bitip orkestra kulübe veda ettiğinde ise Alper'in ardından uzun süre gözyaşı dökecektir.
Daha sonraki günlerde Moda Deniz Kulübü'nde yan masada oturan ve arkadaşına, "Şimdiye kadar gördüğüm en yakışıklı çocuk" dediği Hasan girer hayatına. Hasan'dan geriye küçük hikâyelerle süslü mektuplar ve bir vapur güvertesinde "bir kuş tedirginliği" taşıyan ilk öpücük kalır.
Ardından gelen Ali ise çevresine karşı asi bir gençtir; Jale Fatma onu değiştiremeye çalışır ama başarılı olamaz. Ali bir aşk mektubu ve Dario Moreno'nun “Mutlu Ol Sen” 45'liğini bırakarak askere gider.
Altunizade Moran Koleji'nde yatılı okurken tanıştığı sıra arkadaşı Coşkun ile yaşadığı duygu ise etütlerde gizlice sıranın altından el ele tutuşulan, hesapsız ve tertemiz bir gençlik heyecanıdır.
Jale Fatma’nın hayatının asıl dönüm noktası, okul arkadaşı Nadia’yı ziyaretiyle başlar. Eğitimini erken bırakıp Yeşilçam’da yönetmen yardımcılığı yapan Savaş ile evlenen Nadia, bir gün Jale ile sinema setine gitmeyi teklif eder. Alain Delon, Jean-Paul Belmondo gibi dünya yıldızlarının yanı sıra Ayhan Işık ve Hülya Koçyiğit gibi isimleri beğenen Jale Fatma bu fikre heyecanlanır. Ancak sette Yılmaz Güney’in başrolünü oynadığı filmin çekimlerinin olduğunu duyunca heyecanı bir anda sönüverir. Yılmaz Güney adı, gazetelerdeki kavga ve skandal haberlerinden başka bir şey değildir onun için.
Yine de arkadaşını kırmaz ve Arnavutköy’deki o yalıya gider. Setteki "Sessiz olun, çekimdeyiz!" uyarıları arasında kenara çekildiğinde, kameranın önünde Yılmaz Güney’i görür. Karşısında kırmızı dik yakalı kazağı, siyah fötr şapkası, ince, atletik bedeni ve hepsinden öte derin bakışlarıyla bir adam durmaktadır. Jale Fatma'nın zihnindeki tüm önyargılar o an yıkılır ve kendine şu soruyu sorar: "Böyle anlamlı, böyle kederli, böyle güzel bakan birine neden ‘Çirkin Kral’ diyorlardı?"
Yılmaz Güney'in içten sohbetiyle zamanın nasıl geçtiğini fark etmez. Sohbetin bir yerinde Yılmaz Güney’in ona dönerek söylediği, “Biliyor musunuz, sizi rüyamda gördüm.” sözüyle irkilir. Bu büyülü karşılaşma, iki insanın kaderini bir daha ayrılmamak üzere birleştirecektir.
Kısa sürede İstanbul'un gözlerden uzak köşelerinde gizli buluşmalar ve uzun sohbetler başlar. Ancak bu ilişki sadece iki insanın birbirini sevmesinden ibaret değildir; aralarında aşılması güç bir sınıf farkı vardır. Jale Fatma, korunaklı bir dünyanın iyi eğitimli kızıdır; Yılmaz Güney ise yoksulluktan gelip sinemada yükselmiş, siyasal düşünceleri net ve sert bir kişiliktir. Jale Fatma'nın ailesi kesin olarak evlenmelerine karşıdır.. Kızlarının geleceği için kurdukları tüm hayaller altüst olmuştur. Fakat Jale Fatma, bu kez çocukluğundaki o işçi çocukta yaşadığı çaresiz geri çekilmeyi tekrarlamak istemez. Sınıfının güvenli sınırlarını ve ailesini karşısına alarak aşkının peşinden gider.
1970 yılında, tüm imkânsızlıklara rağmen evlenirler. Jale Fatma, artık hem Türkiye’nin tanıyacağı hem de Yılmaz’ın ona hitap edeceği yeni ismiyle Fatoş Güney olmuştur. Bu evlilik, şık elbiselerin ve platonik hayallerin bittiği, hayatın en çıplak gerçeğiyle tanıştığı andır. Nitekim evliliklerinin hemen ardından Yılmaz Güney’in siyasi mücadelesi ve hapis cezaları nedeniyle uzun ayrılıklar dönemi başlar. Fatoş için artık Moda Caddesi'nin yerini, Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerinin soğuk görüş günleri ve bitmek bilmeyen yollar almıştır.
Yılmaz Güney parmaklıklar arkasındadır ama aşkları mektuplarla beslenerek daha da büyür. Çirkin Kral, cezaevinden Fatoş’una yazdığı her satırda ona olan bağlılığını ve hasretini anlatan edebi birer şahesere dönüştürür. Fatoş ise sadece bir eş değil; onun dışarıdaki sesi, en yakın yol arkadaşı olur. 1981 yılında Yılmaz Güney’in hapisten kaçarak Fransa’ya sığınmasıyla bu fırtınalı aşk sürgünde, Paris sokaklarında devam eder. Ta ki 1984 yılında, henüz 47 yaşındayken Yılmaz Güney hayata gözlerini yumana kadar...
Fatoş Güney, geriye kalan ömrünü, o gün Arnavutköy’deki film setinde "Biliyor musunuz, sizi rüyamda gördüm." diyen adamın anısını, filmlerini ve davasını yaşatmaya adayacaktır. Tıpkı çocukluğunda anneannesi Semiha Hanım'ın anlattığı masallar gibi, onlarınki de dilden dile aktarılacak fırtınalı ama bir o kadar da ölümsüz bir aşk hikâyesi olarak tarihe geçecektir.