Perde açılıyor, insanı insana, insanla, insanca anlatmak başlıyor. 3 bin yıllık gelenek; tanrıları, kralları, soyluları ve onlara yakıştırılmayan kötülükleri halka mal ediyor. Tragedya ve komedya böyle ortaya çıkıyor. Bu durum böyle sürüp gidiyor. Ama o bilinen mitolojik tanrılar yerini semavi dinlere, krallıklar halk demokrasisine, soylu sınıf ise yerini burjuvaziye bırakıyor. Tiyatro tarihi de sınıflar tarihinin içinde en görkemli biçimiyle yerini alıyor.
İnsan, ilk yazıyı kullandığı günden bugüne kendini anlatma gereği duymuş; destanlar, hikâyeler yazmış. Tarihin yazılı süreci başlarken o anlara ışık tutan sanat olmuş. Ve tiyatro, yazılı olmayan tarihi ortaya çıkarma görevini üstlenmiş. Dönemin yazarları, yönetmenleri, oyuncuları defalarca bu gösteri bütününü halka anlatmış. Bu meseleleri düşünen kuramcılar, düşünürler ortaya çıkmış. O düşünürlerden birisi de Bertolt Brecht.
Bertolt Brecht’in 70. ölüm yıl dönümü ve tiyatroya bıraktığı miras üzerine, Türkiye’de Brecht tiyatrosunu yaşatmaya çalışan usta sanatçı Mehmet Esatoğlu ile bu sohbete tutuştuk.
Sohbet ilerledikçe kendimi Türkiye’nin yakın tarihine yolculuk yaparken buldum. 1960’lı yıllarda, nispi özgürlük döneminde, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin oluşturduğu Gençlik Tiyatrosu topluluğu politik tiyatro arayışına çıkıyor. Bu arayışa katılanlar arasında Metin Serezli, Vasıf Öngören gibi usta isimler yer alıyor. O dönemlerde politik oyunlar bulunmuyor. Dönemin akılda kalan oyunlarından Atilla Alp’in Çürük Elma oyunu, genç oyuncular grubu tarafından sergileniyor.
Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasıyla birlikte dönemin aydınları; Türk müziği, Türk edebiyatı, Türk tiyatrosu üzerine fikirlerini parti içinde tartışıyor. Bugünden baktığımızda büyük zenginlik, bu tartışmaları yapabilmek…
Nâzım Hikmet’in yasaklı olduğu yıllarda Ruhi Su konserlerinde şiirleri elden ele dolaştırılıyor:
“Akın var, akın /
Güneşe akın…”
Devrimciler, işçiler sosyalizm mücadelesinde sanatı araç hâline getiriyorlar. Bu yıllarda Brecht tiyatrosu ülkemizde hayat bulamamıştır. Onun yerine absürt tiyatro dünyaya yayılmaktadır. Ülkemizde Galatasaraylı öğrenciler Kel Şarkıcı oyununu sergilemişlerdir. Aynı yıllar içerisinde Fransa’da ACT PROV oyunları sergilenmeye başlamış. Yüz boyamaları, maskeler takılarak halka emek ve sermaye çelişkisini anlatan sokak oyunları doğmuştur.
Türkiye’de Ali Özgentürk’ün başını çektiği Devrim İçin Hareket Tiyatrosu, Mehmet Ulusoy’un İşçi Tiyatrosu peşi sıra gelmiştir. İstanbul’un Levent ilçesinde oturan gecekondu halkına, “İstanbul Boğazı’ndan insanlar geçebiliyor. Asıl insanlar Zap Suyu’nda boğuluyor. Köprü oraya lazım.” demişlerdir.
Amerika’nın Vietnam’da yaptığı katliamlara karşı oyunlar hazırlanmış, enternasyonal dayanışmayı kendi halkına doğru aktarmayı borç bilmişlerdir. Toplum politikleştikçe dönemin sanat camiası geri durmamış, en ileri safta mücadele etmiştir. Aydın olmanın gerekliliği bu olsa gerek…
İlerleyen yıllarda Genco Erkal, Şevket Altuğ gibi sanatçılar, dönemin politikacılarını eleştirmek amacıyla Hahakamp Partisi oyununu sahneye koymuşlardır. Peşi sıra politik oyunlar da ardı ardına gelmiştir.
Vasıf Öngören, Almanya’da bir tiyatro festivaline Papuççu Ahmet oyununu taşımış. Bu oyun sayesinde Brecht tiyatrosu ile tanışma fırsatı bulmuştur. Helene Weigel’in provasına davet edilmiş ve orada epik tiyatronun inceliklerini gözlemleme fırsatı bulmuştur.
Helene Weigel, Brecht tiyatrosunu üç kuralla açıklar:
“Dünyanın değişebilirliği, dünyanın değişmesi gerektiği ve değişimin insana getirebileceği haz.”
Estetik bunun üzerine kuruldu. Alman faşizmine karşı bir başkaldırıdır. Çünkü faşizm, insanların fikir üretmemesini örgütledi. Düşünmekten yoksun bırakılan insanların sonu anlamına geliyordu. Ve bu sona bir son verildi.
Brecht tiyatrosunun oyunculuğa en önemli katkılarından biri sosyal jesttir. Bu jest, beden dili ve ağız dilinin birleşmesi ve ters düşmesidir. Örnekleme yapmak gerekirse, birine “Seni seviyorum.” sözcüklerini söylerken ellerinle onu boğma hareketi yapmak gibi.
Ve en önemlisi, izleyici oyundan sonra soru sormalıdır.
Asiye Nasıl Kurtulur? oyununda Asiye, hayat kadını olmamak için fabrikada işe başlar. Ama ustabaşının tacizlerine dayanamayıp patronun akrabasına söyler. Akrabası etik davranarak ustabaşını işten çıkartır. Sonra patron gelir. “Asiye gibi yüz binlerce insan var. Ama ustabaşı bize zenginlik kazandırıyor. O yüzden ustabaşı işe geri dönmeli.” der.
Bu yüzden tacize uğrayan Asiye işten atılır. Yani sermayeye hizmet etmiyorsan senin tacize uğraman önemli değildir. Asıl olay, patronun cebinin dolmasıdır.
Brecht tiyatrosunda, katarsis oyun hazırlıklarından farklı olarak bir oyun çalışma metodu ortaya çıkıyor. Katarsis oyunculuğunda metni elinize alırsınız. Okuma provalarında cümlelerin ağzınıza oturmasını sağlarsınız. Oyunu ayaklandırmaya geçersiniz. Epik tiyatroda ise oyun metni okunur. Okunan konu üzerinde durulur. Ve birbirinden farklı temalar ortaya çıkar.
Mehmet Esatoğlu’nu dinlerken bir süre sonra not tutamadığımı fark ettim. Konu o kadar içten ve güzel ilerliyordu. Tekrar dünyayı keşfetmek gibiydi. Ama bu sefer bilmediğim yollardan yürüyordum.
Esatoğlu ile sohbet sırasında kendisine neden epik tiyatro oyunculuk metodunu kendine rehber edindiğini sordum.
İstanbul Sahnesi 1985’te kuruluyor. Bir milyon kişi tutuklu, 50 kişi idam edilmiş. O günlerde sessizliği delecek bir çığlık gerekiyordu. O da tiyatroydu.
Başar Sabuncu’nun Zemberek oyununu sahnelemiş, ondan sonra da kendi metinlerini yaratma fikrine katılmış. Esatoğlu, Anadolu fıkralarını oyunlaştırmıştır. Yılmaz Güney’in ölüm yıl dönümünde Şarkımız Güneye Dair oyununu üretmiştir. Ve bu üretim sayısız oyun ile devam etmekte; dilerim ki nice oyunlar olur.