Türkiye ve dünya, tarihin en kritik dönemeçlerinden geçiyor. Bir yanda geniş kitlelerin emeğini, onurunu ve ekmeğini gasp eden devasa bir sömürü düzeni; diğer yanda ‘Toprak Ana’yı acımasızca yağmalayan yıkıcı bir çarkla karşı karşıyayız. Akbelen’den İliç’e, Kazdağları’ndan Karadeniz’in derelerine kadar uzanan çevre direnişleri, yalnızca yerel bir çevre sorunu ya da geçici bir ekonomik krize karşı gösterilen direniş değil, yıllara yayılan talan düzenine baskıya karşı hayatta kalma mücadelesi aynı zamanda. Bu mücadeleler, doğayı ve geleceği yok oluşa sürükleyen topyekûn bir varoluşsal tehdide karşı verilen yaşam mücadelesi. İşte tam da bu yüzden, bugün hayatta kalmak ve insanca yaşamak, bu sefil düzene karşı durmak; ağacını, dereni, suyunu ve toprağını savunmaktan geçiyor.

Talana karşı direniş yükseldikçe, sömürü düzeninin küresel ortakları ve onların yerli uzantıları hem direnişleri kolluk marifetiyle bastırmak hem de sömürü alanları için alternatifler üretiyor“ Ulusötesi kapitalist sınıf ve küresel emperyalizm, varlığını sürdürebilmek için pazar arayışlarını ve doğa yağmasını her geçen gün daha da agresif biçimde artırıyor. Batı dünyası ve küresel sermayenin Trump gibi ceberut figürleri ise halkları boyun eğdirmek, çevre coğrafyaları bağımlı birer tebaa haline getirmek için yaptırımlara, ekonomik baskılara ve açık tehditlere başvuruyor.”

Üstelik bu boyun eğdirme politikasını sadece finansal güçle değil, cehaleti, liyakatsizliği ve bilim karşıtlığını ince ince işleyerek yapıyorlar. Dezenformasyon mekanizmalarıyla bilim insanlarının ve meslek odalarının uyarılarını bastırmaya çalışıyorlar. Oysa koskoca bir ülke iklim krizi, kuraklık ve çevre katliamlarıyla kavrulurken; bazıları bu yıkımlara pişkince ‘kalkınma’ ya da ‘ilerleme’ diyebiliyor. Neden mi? Çünkü arkalarında açgözlü bir holdingleşme düzeni, önlerinde ise imzalanmayı bekleyen ‘Sınır Tanımaz Çıkar Odaklı, Maden ve Yağma Sözleşmeleri’ var. Onlar için tütün işçisinin, zeytin üreticisinin, deresi kuruyan köylünün ya da asgari ücretle ezilen milyonların onuru; ulusötesi şirketlerin kasalarını dolduran dolarlar karşısında hiçbir değer taşımıyor.”

Yine de umutsuzluğa yer yok. Tüm bu baskılara, tehditlere ve akıl dışı manipülasyonlara rağmen, bu topraklarda ve dünyada düzene başkaldıranların, toprağına ve emeğine sahip çıkan "asilerin" sayısı, emperyalizme ve ranta kölelik edenlerin sayısından çok daha hızlı artıyor. Tabii madalyonun bir de karanlık yüzü var: Küresel sermayenin sancaktarlığını yapmaya, uluslararası finans çevrelerine yaranmaya can atan yerli işbirlikçiler, adeta sıraya girmiş durumda. Kendi madenlerini yabancı şirketlere peşkeş çeken, halkın sırtına vergi yükü bindirirken çok uluslu ortakların vergilerini sıfırlayan anlayışı, emperyalizmin yerel uzantılarını ibretle izliyoruz.

Hukukun, kamusallığın ve egemenliğin hiçe sayıldığı bu bağımlılık ilişkisinde; nihayetinde kendi halkının çıkarları ile küresel sermayenin emirleri arasında sıkışıp kalacakları o kaçınılmaz an yaklaşmaktadır. Kendi insanına ve doğasına sırtını dönüp, dışarıdan gelecek sıcak paranın emir kulu olanların siyasi trajedisi, tarihin sayfalarında şimdiden yazılmaya başlanmıştır.

Artık bu şahsi hırsları, rant siyasetini ve egemen güçlerin ayak oyunlarını bir kenara bırakıp asıl meseleye odaklanmalıyız.

Yaşama yönelik bu çifte tehdidi (ekonomik sömürü ve ekolojik yıkım) bertaraf etmek, sadece mevcut duruma sızlanmakla mümkün olamaz. Bu düzene karşı sınıf siyasetini öne alan kökten ve kamucu bir meydan okuma şarttır. Kapitalist sömürü ilişkilerinin ve onun yarattığı kültürel hegemonyanın karşısına; doğayı meta, insanı köle görmeyen, kapitalizmi aşan, alternatif, adil ve emeği merkezine alan bir sosyo-ekonomik siyaset gereklidir.

Önümüzdeki mücadele, hem ideolojik hem de politiktir. Tercihimiz net olmak zorunda: Ya sermayenin kendini yeniden üretmesini ve bir avuç azınlığın daha fazla kar etmesini kutsayan bu barbarlığa göz yumacağız ya da yaşamın, doğanın ve emeğin yeniden üretimini birincil önceliğimiz yapıp geleceğimizi savunacağız.

Unutmayalım; bu toprakları, dereleri ve onurumuzu korumak bir tercih değil, var olma mücadelesidir. Ve bu ülke, ranta geçit vermeyip direnenlerin omuzlarında yükselecektir.