Eski usul sömürgeciliği tarihin tozlu sayfalarına (ya da en azından ders kitaplarına) uğurladığımızı sandığımız o konforlu illüzyondan uyanalı çok oldu. Bugünün dünyasında işgaller tanklarla, tüfeklerle ya da fiziki bayrak dikmelerle yapılmıyor. Yeni sömürgecilik (neo-kolonyalizm), çok daha rafine, çok daha sinsi ve ne yazık ki çok daha estetik bir silah kullanıyor: Kültür ve Sanat.

Geçmişte ham maddeyi ucuza kapatıp işleyen ve geri satan sömürgeci akıl, bugün aynı döngüyü hikâyelerimiz, acılarımız ve yerel estetiğimiz üzerinden kuruyor. Küresel güneyin veya çevre ülkelerin sanatçısı, ancak merkezin (Batı’nın) belirlediği "egzotiklik", "mağduriyet" veya "otantiklik" kalıplarına uyum sağladığı ölçüde uluslararası arenalarda kendine yer bulabiliyor.

Küresel sanat piyasası, çevre ülkelere adeta şu örtük mesajı fısıldıyor: "Bize kendi acını, bizim istediğimiz estetik formlarda ambalajlayarak sat."

FONLARIN VE KÜRATÖRLERİN ÇİZDİĞİ SINIRLAR

Bugün Venedik Bienali’nden büyük film festivallerine, uluslararası fonlardan prestijli sergilere kadar sanatın "meşruiyet" zeminini fonlayan yapıların fon kriterlerine bir bakın. Sanatçıdan beklenen şey, çoğu zaman özgür bir estetik arayış değil, küresel kuzeyin entelektüel vicdanını rahatlatacak, önceden formüle edilmiş toplumsal temaların şablon gibi sanata uyarlanmasıdır.

Bu durum, "estetik bir tek tipleşmeyi" beraberinde getiriyor. İstanbul’daki bir çağdaş sanatçı ile Lima’daki veya Beyrut’taki bir sanatçı, kendi yerel gerçekliklerini küresel pazarın tüketebileceği ortak bir "küratöryal dile" tercüme etmek zorunda kalıyor. İşte yeni sömürgecilik tam olarak burada devreye giriyor: Sanatın dilini ve normlarını belirleyerek, yerelin kendi içkin estetik devrimini yapmasının önüne geçiyor.

DİJİTAL ESTETİZM VE GÖRSEL HEGEMONYA

Durum sadece elit sanat çevreleriyle de sınırlı değil. Akıllı telefonlarımızın ekranlarından akan dijital estetik de bu yeni sömürgeciliğin en kitlesel ayağı. Hollywood sinemasından Netflix dizilerine, Instagram filtrelerinden yapay zeka görsellerine kadar her şey, tek bir merkezin güzellik, başarı ve "uygarlık" tanımını zihinlerimize kazıyor.

Bizler kendi mimarimizi, kendi renklerimizi, kendi anlatı geleneğimizi "ilkel" veya "retro" bulup, merkezin sunduğu o steril, minimalist ve endüstriyel estetiği "çağdaşlık" olarak kodluyoruz. Kendi gözümüzle, kendi toprağımıza bakamaz hale geliyoruz; çünkü bakış açımız çoktan sömürgeleştirilmiş durumda.

DİRENİŞ NEREDE BAŞLAR?

Sanat, doğası gereği bir boyun eğme değil, bir başkaldırı alanıdır. Eğer yeni sömürgeciliğin estetik kuşatmasından çıkmak istiyorsak, ilk yapmamız gereken şey "bakışımızı dekolonize etmek" yani sömürgeci kodlardan arındırmaktır.

Bu, küresel dünyadan kopup içe kapanmak veya ham bir milliyetçiliğin estetiğine sığınmak demek değildir. Aksine:

Merkezin fon mekanizmalarına ve onay mekanizmalarına göbekten bağlı kalmayan bağımsız alanlar yaratmak,

Kendi yerel ve geleneksel formlarımızı geçmişin birer "müze nesnesi" olarak değil, bugünü eleştiren canlı birer silah olarak yeniden üretmek,

Batı’nın bize biçtiği "mağdur" veya "egzotik öteki" rolünü reddedip, kendi hikayemizin kurucu öznesi olmaktır.

Sanatçı, küresel sergi saraylarının evcil bir dekoratörü olmayı reddettiği gün, estetik de yeni sömürgeciliğin prangalarından kurtulacaktır. Çünkü gerçek sanat, egemenlerin duymak istediği şarkıyı söyleyen değil; masadaki o kusursuz düzeni bozacak o aykırı notayı basandır.