Ankara, temmuz ayında Soğuk Savaş'ın en büyük askeri ittifakı olarak kurulan NATO'nun Liderler Zirvesi'ne ev sahipliği yapacak. Ana akım medya ile kendilerini "güvenlik uzmanı" olarak tanımlayan bazı isimler, zirveyi çoktan büyük bir jeopolitik satranç, "özgür dünyanın" savunusu olarak kamuoyuna pazarlamaya başladılar. Ancak parlatılan vitrinin arkasına; yani kapitalizmin derinleşen krizlerine ve askeri-endüstriyel kompleksin çıkar hesaplarına bakıldığında, ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Bugün NATO içinde sıkça dile getirilen "iç tartışmalar" da gerçekte emperyalist güçler arasındaki çıkar ve nüfuz paylaşımı mücadelesini yansıtıyor. Bunun bedelinin ise yeni bir sömürü dalgası olarak yine halklara ödetilmesi hedefleniyor.
Gündemin ilk maddesi, adına afili bir şekilde "NATO 3.0" dedikleri yeni konsept. Neymiş? ABD odağını Pasifik’e kaydırırken, Avrupa kendi ayakları üzerinde duracak, "özerkleşecekmiş". Bu retoriğin Türkçesi şudur: Washington, Çin’i kuşatma stratejisinde kendi kaynaklarını tasarruflu kullanmak adına, Avrupa sermayesine, "Kendi sınır bekçiliğinizi kendiniz fonlayın" talimatı veriyor. Fransa ve Almanya burjuvazisi ise bu durumu, kendi bölgesel emperyalist emellerini tahkim etmek ve kıta genelinde militarizmi meşrulaştırmak için bir fırsat olarak görüyor. Ortada bir "özgürlük savunması" yok; hegemonya krizine giren Batı kapitalizminin, faturayı müttefiklerine bölüştürme çabası var.
Daha da vahimi, savunma harcamalarının GSYİH’nin %5’ine çıkarılması dayatmasıdır. Bu rakam sadece bir istatistik değil, açık bir sınıf taaruzudur. Avrupa’da ve Türkiye’de emekçiler yüksek enflasyon, barınma krizi ve derinleşen yoksullukla boğuşurken, halkın vergileriyle oluşturulan kamu bütçeleri doğrudan dev silah tekellerinin (Lockheed Martin, Rheinmetall, BAE Systems) kasasına akıtılacak. Sağlığa, eğitime, sosyal güvenceye harcanması gereken milyarlarca dolar, "savunmada abonelik modelleri" adı altında çok yıllı mühimmat ve füze anlaşmalarıyla ipotek altına alınacak. "Savaşa hazır olmak" demek, işçi sınıfının boğazından kısmak, refah devletinin kırıntılarını da cephaneliklerde yakmak demektir.
Ukrayna savaşı, bu talan düzeninin en trajik sahnelerinden biri haline geldi. Beşinci yılına giren savaşta Ukrayna halkının yaşadığı acılar, emperyalist güçler arasındaki rekabetin adeta lojistik malzemesine dönüştürüldü. ABD'nin iç siyasi hesaplarla yavaşlattığı askeri yardımın yerini doldurma yarışı ise, gerçekte Batı Avrupa sermayesinin Rusya Federasyonu ile sürdürdüğü enerji ve pazar mücadelesinde mevzi kaybetmeme telaşından başka bir anlam taşımıyor.
Ve elbette madalyonun bizi doğrudan ilgilendiren yüzü: Ankara. Türkiye egemen sınıfı, bir yandan NATO’nun güneydoğu kanadındaki "vazgeçilmez askeri üs" rolünü pazarlayarak Batı emperyalizmiyle bağlarını taze tutmaya çalışıyor; diğer yandan içerideki şovenist-militarist politikaları tahkim etmek için bu zirveyi bir kaldıraç olarak kullanıyor. S-400 krizleri ya da Suriye’deki gerilimler, iki egemen gücün bölge halklarının kaderi üzerinden yürüttüğü pazar ve nüfuz müzakerelerinden ibarettir. Basın akreditasyonları gibi bürokratik pürüzler ise bu devasa suç aygıtının üzerini örten diplomatik birer incirden farksızdır.
Özetlemek gerekirse; NATO içindeki kavga bir güvenlik kaygısı değil, silah tekellerinin sipariş listelerini büyütme, bütçeleri halktan çalıp savaşa gömme kavgasıdır. Ankara Zirvesi’nden çıkacak "NATO 3.0" kararları, dünya halklarına barış değil; daha fazla sömürü, daha fazla yoksulluk ve daha fazla kan vaat ediyor. Emperyalizmin bu küresel savaş aygıtına karşı verilecek tek gerçek cevap, sınırları aşan anti-militarist ve anti-kapitalist bir sınıf dayanışmasıdır.