Yaklaşık kırk beş yıl önce aynı okulun sıralarını paylaştığımız arkadaşım Meryem ile birkaç yıldır ara ara telefonla konuşuruz. Hayat bizi farklı yönlere savurdu. Araya yıllar, şehirler ve bambaşka yaşamlar girdi. Ama bazı dostluklar vardır; uzun aralardan sonra bile kaldığı yerden devam eder.
Beş altı ay önce yaptığımız sohbetlerden birinde bana Zamansız/ Aşk Günlükleri'nden ve yazarı Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak'tan söz etti.
Meryem, emekliliğinin ardından hasta annesine bakabilmek için memleketi Hasanoğlan'a dönmüş, yaşamını onun yanında sürdürmüştü. Binnur Yeşilyaprak'ın yaşamında da Hasanoğlan'ın özel bir yeri vardı. Belki de bu ortak coğrafya, arkadaşımın kitaba ilgisini artırmıştı. Onun önerisi üzerine ben de kitabı edindim.
Bu yazıyı tamamladığım gün, Meryem'in annesinin 23 Haziran'da yaşamını yitirdiği haberini aldım. Bu nedenle bu satırlar, bana bu kitabı öneren kadim bir dosta ve yaşamının önemli bir bölümünü annesine adayan Meryem'e küçük bir selam ve başsağlığı niteliği de taşıyor.
Kitabı alır almaz okumadım. Bunun nedeni yoğunluk değildi. Her kitabın insanın hayatında bir zamanı olduğuna inanırım. Kimileri satın alındığı gün okunur, kimileri ise aylarca, hatta yıllarca kitaplığın bir köşesinde sessizce bekler. Belki de bazı kitaplar, okurunu bekler.
Aylar sonra, o bekleyişin zamanı doldu ve nihayet sıra Zamansız'a geldi. Daha ilk sayfalardan itibaren bunun yalnızca okunacak değil, üzerine düşünülecek bir kitap olduğunu hissettim.
İlk dikkatimi çeken, kitabın günlük biçiminde kaleme alınmış olmasıydı. Günlük, edebiyatımızda çok sık karşılaştığımız bir tür değil. Kendi adıma düşündüğümde, yıllar önce Salah Birsel'in günlüklerini ilgiyle okuduğumu hatırlıyorum. Aradan uzun yıllar geçmişti. Bu nedenle yeniden günlük formunda ilerleyen bir metinle buluşmak benim için farklı bir okuma deneyimi oldu.
Daha kapağındaki adı bile insanı düşünmeye sevk ediyor:
Zamansız...
Zamansız olan nedir?
Bir karşılaşma mı?
Bir ayrılık mı?
Yoksa insanın bütün hesaplarını altüst eden aşk mı?
Aşk üzerine sayısız tanım yapılmıştır. Filozoflar, şairler, romancılar ve psikologlar onu kendi pencerelerinden anlatmıştır. Benim zihnimde ise en çok yer eden tanımlardan biri, Aşık Veysel'e atfedilen şu sözdür:
"Seversin, kavuşamazsın; aşk olur."
Belki de aşkı aşk yapan tam da budur. Tamamlanamayan, eksik kalan, insanı sürekli arayışa iten ve sonunda kendi içine döndüren duygu...
Zamansız'ı okumaya başladığımda ilk aklıma gelen de bu oldu.
Kitap yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmıyor. Aynı zamanda insanın kendi iç dünyasına yaptığı uzun bir yolculuğun günlüklerini sunuyor.
Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak, onlarca kitabı ve akademik çalışması bulunan bir bilim insanı. Buna rağmen bu kitapta akademik bir dil kurmuyor. Okurun karşısına ders anlatan bir akademisyen olarak değil; yaşadıklarını paylaşan, kendini sorgulayan, kimi zaman çocuk gibi sevinen, kimi zaman gözyaşlarına boğulan, kırılan ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir insan olarak çıkıyor.
Kitabın başındaki "Önemli Not" bölümünü özellikle değerli buldum. Yazar, bunun bir "öz terapi" sürecinin günlükleri olduğunu; gerçek ile kurgunun bilinçli biçimde iç içe geçirildiğini söylüyor. Böylece okuru, "Bunlar gerçekten yaşandı mı?" sorusundan uzaklaştırıp, "Ben bu satırlarda kendimden ne buluyorum?" sorusuyla baş başa bırakıyor.
Sayfalar ilerledikçe çocukluk, bağlanma, yalnızlık, sevme ve sevilme ihtiyacı, eksiklik ve terk edilme duygusu gibi psikolojinin temel kavramlarıyla karşılaşıyoruz. Ancak bunlar kuru teoriler olarak değil, yaşanmışlıkların içinden süzülerek geliyor. Kitabın en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor. Bilgiyi yaşamın içine taşıyor.
Öte yandan kitabın merkezinde sıra dışı bir aşk hikâyesi de var.
Otuz dokuz yıllık bir ilişkinin sona erdiği günlerde, eski lisans öğrencisi Alper'in, yazarın yeni yayımlanan Öz Terapi kitabı üzerine gönderdiği bir mesajla başlayan yazışmalar, zamanla telefon görüşmelerine ve giderek derinleşen duygusal bir yakınlığa dönüşüyor.
Altmışlı yaşlarını yaşayan bir kadın ile otuz dokuz yaşındaki eski öğrencisi arasında gelişen bu ilişki, bedensel bir yakınlıktan çok, iki insanın ruhunda yaşanan bir karşılaşmayı anlatıyor. Günlükler boyunca okur, aşkın gerçekten kavuşmakla mı ilgili olduğu, yoksa insanı kendisiyle yüzleştiren bir deneyim mi olduğu sorusuyla baş başa kalıyor.
Kitap bu soruya kesin bir yanıt vermiyor. Belki de vermek istemiyor.
Çünkü bazı hikâyelerin sonu, okurun zihninde yazılıyor.
Ben kitabı bitirdiğimde yeniden Aşık Veysel'in o sözüne döndüm:
"Seversin, kavuşamazsın; aşk olur."
Sanki Zamansız/Aşk Günlükleri, bu söze yazılmış çağdaş bir nazire gibi.
Burada anlatılan yalnızca bir aşk değil; insanın kendini tanıma, eksikleriyle yüzleşme, yeniden sevebilme cesareti ve hayatın hangi yaşta olursa olsun insana yeni kapılar açabileceği gerçeğidir.
Belki de kitabın adı bu yüzden Zamansız.
Çünkü bazı aşklar takvimlere sığmaz.
Bazı karşılaşmaların zamanı yoktur.
Ve bazı kitaplar okunup bitmez; insanın içinde yaşamaya devam eder.
Bu yazıyı bitirirken aklım yeniden Meryem'e gidiyor. Bana bu kitabı öneren dostuma ve yaşamının en uzun, en sabırlı yıllarını annesine adayan o güzel insana bir kez daha sevgiyle sarılıyorum.
Belki de bazı dostluklar da bazı aşklar gibi zamansızdır.
Yıllar geçse de insanın içinde yaşamaya devam eder.