Mümtaz’er Türköne’nin “Demokrasinin yolu nereden geçiyor?” başlıklı yazısı, Türkiye siyasetindeki önemli bir gerçeğe dikkat çekiyor: Kürt sorununun çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesi artık birbirinden ayrı düşünülemez. Bu tespit doğrudur ve değerlidir. Ancak buradan hareketle demokrasinin yolunu doğrudan İmralı’ya bağlamak, başka bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.

Öcalan’ın Kürt siyaseti ve çözüm süreci üzerindeki etkisini küçümsemek elbette doğru değil. Fakat demokrasi yalnızca İmralı’da yürütülen görüşmelerden ibaret değildir. Demokrasi; halkın örgütlenme, seçme-seçilme, düşüncesini açıklama, siyasal mücadele yürütme ve kendi geleceği hakkında söz söyleme hakkıdır.

Bu nedenle “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” sözünü olduğu gibi kabul etmek, niyetten bağımsız olarak, baştan bir sosyal demokrasi hareketi olan Yeni Parti ile Kürtler arasına yeni setler çekme riski taşır. Doğrusu bu iki adresi birbirinin alternatifi haline getirmemektir. Silivri’de yaşanan hukuksuzluklar da İmralı’daki çözüm arayışı da aynı demokratikleşme sorununun farklı yüzleridir.

Asıl soru şudur: Kürt sorununun demokratik çözümünden ne anlıyoruz?

Kürt sorunu yıllarca inkâr, baskı, güvenlikçi politikalar ve silahlı çatışma yöntemleriyle çözülmeye çalışıldı. Sonuç ortadadır. Aynı yöntemleri farklı biçimlerde sürdürerek farklı bir sonuç beklemek mümkün değildir.

Demokratik çözüm; inkârın, baskının ve silahın yerine diyaloğu, müzakereyi ve mihenk taşı niteliğindeki tam hak eşitliğini koymaktan geçer. Kürt yurttaşların diğer yurttaşlardan eksik ya da fazla olmayan, gerçek ve güvence altına alınmış eşit haklara sahip olması çözümün temelidir.

Buradaki “eşitlik”, yalnızca kâğıt üzerinde herkesin aynı yurttaşlık tanımına sahip olması değildir. Herkesin farklı, herkesin eşit olduğunun hayat bulmasıdır. Kürt kimliğinin, dilinin, kültürünün ve siyasal iradesinin tanınması; demokratik siyasal katılımın önündeki engellerin kaldırılması ve bütün bunların anayasal ve yasal güvencelere kavuşturulmasıdır.

Çözümün hedefi Türklerle Kürtleri birbirinden ayırmak değil, eşit haklara sahip halkların gönüllü birlikteliğini kurabilmektir. Türk, Kürt ve bütün milliyetlerden emekçilerin herhangi bir baskı, inkâr veya ayrıcalık ilişkisi olmaksızın eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşayabildiği demokratik Türkiye, çözümün en güçlü zemini olabilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca “Kürt sorunu çözülsün” demek değildir. Asıl mesele, hangi yöntemle ve hangi siyasal-toplumsal hedef doğrultusunda çözüleceğidir.

Türköne’nin yazısındaki asıl sorun, Öcalan ile Bahçeli arasındaki politik yakınlaşmayı Türkiye’nin geleceğini belirleyen neredeyse temel eksen olarak görmesidir. Bahçeli ve Öcalan'ın bazı başlıklarda benzer kavramlar kullanması, onların aynı siyasal projenin taşıyıcıları olduğu anlamına gelmez. “Demokrasi, hukuk, refah ve güvenlik” herkesin üzerinde anlaşabileceği kavramlardır; ancak bunların içinin doldurulması noktasında kimin ne niyeti taşıdığı önemlidir. Asıl mesele bu kavramların nasıl ve kim için hayata geçirileceğidir.

Demokratikleşme, herhangi bir kişinin veya kurumun lütfuyla gerçekleşmez. Toplumun örgütlü mücadelesiyle, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerin ortak iradesiyle gerçekleşir.

Üstelik Türkiye’nin demokrasi sorunu yalnızca Kürt meselesinden ibaret değildir. Kürt yurttaşların eşit haklara sahip olması ne kadar önemliyse; belediyelere kayyum atanması/ veya transferleri, siyasal rakiplerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlandırılması da o kadar önemlidir. Emeğinin hakkını almak için mücadele eden işçilerin, toprağını ve çevresini rantçı sermayeye karşı savunanların başına gelenler de aynı demokratikleşme gündeminin parçasıdır.

Dolayısıyla mesele “İmralı mı, Silivri mi?” meselesi değildir.

Mesele, İmralı’yı da Silivri’yi de ortaya çıkaran siyasal ve hukuksal düzenin demokratikleştirilmesidir.

Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açabilir. Ama bunun gerçekleşebilmesi için çözümün yalnızca devlet ile Öcalan arasındaki bir müzakereye indirgenmemesi gerekir. Kürt halkının, Türk halkının, emekçilerin, kadınların, gençlerin, farklı inanç ve kimliklerin demokratik iradesi sürecin gerçek öznesi haline gelmelidir.

Çünkü demokrasi bir adres değildir.

Demokrasi, halkın kendi iradesine sahip çıkmasıdır.

Bu nedenle demokrasinin yolu ne yalnızca Silivri’den geçer ne de yalnızca İmralı’dan. Asıl yol, halkın örgütlü gücünden, eşit yurttaşlıktan, hukuk devletinden ve özgür siyasal mücadeleden geçer.

İmralı bu yolun önemli duraklarından biri olabilir. Ama demokrasinin kendisi ne İmralı’ya ne de Silivri’ye sığdırılabilir.

Ve belki de bugün asıl sorulması gereken soru şudur: İmralı’dan başlayan çözüm süreci, tam hak eşitliğine, halkların kardeşliğine ve gönüllü birliğe uzanabilecek mi?