Siyaset uzun süredir iki ayrı hatta sıkışmış durumda: Bir yanda gündelik hayatın yakıcı gerçekliği, diğer yanda büyük siyasal tartışmalar.

KKTC’de geçtiğimiz yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefetin adayı ezici bir çoğunlukla kazandı. Seçimin hemen ardından erken seçimi gündemine alan ana muhalefet partisinden belki de daha fazla, emek örgütleri gündemine aldı. Ancak üçlü koalisyon ise adeta hiçbir şey olmamış gibi “yola devam” demek için eskisinden de fazla ekonomik saldırıya geçti. Yılda iki kez ödenen hayat pahalılığı ödeneğinin bu yıl tek sefere düşürülmek istenmesi üzerine sendikaların genel grev cevabı gelince, hükümet şimdilik geri adım atmış gibi görünüyor. Sürecin devamının nasıl seyredeceğini göreceğiz. Ortada bir ekonomik kriz ve buna bağlı bir siyasal kriz yaşanıyor.

Oysa bugün yaşanan kriz, bu iki alanı birbirinden ayırmayı imkânsız kılıyor. Tam da bu nedenle “ara zam/hayat pahalılığı ödeneğinin kaldırılmak istenmesi” ile “erken seçim” talepleri birlikte dile geliyor. KKTC’nin IMF’si diye tabir edilen Türkiye’nin durumu ne kadar aynı, ne kadar farklı buna bir bakmak gerekirse; mesele yalnızca emekçilerin cebindeki paranın erimesi değil, o parayı eriten düzenin kendisidir.

Enflasyon karşısında ücretler hızla buharlaşıyor. Daha yılın ortasına gelmeden asgari ücret açlık sınırının gerisine düşüyor, kamu emekçilerinin maaşları birkaç ay içinde anlamsızlaşıyor. “Ara zam” talebi tam da bu noktada ortaya çıkıyor: Emekçiler yıl sonunu bekleyecek durumda değil. Bu talep, teknik bir ücret ayarlamasından ibaret değil; doğrudan doğruya yaşam hakkının savunusudur. Ancak KKTC’de yaşananlar dikkate alındığında, genel grev bir yana özellikle mücadeleci bağımsız sendikalara yapılan baskılar, sendikacıların tutuklanması karşısında, genel bir direnişin bütün koşullarının var olmasına rağmen hiçbir şeyin olmaması gibi bir durum var. KKTC’de hemen bütün sendikaların genel grevin dışında kalmaması söz konusuyken, Türkiye’deki sendikaların suskunluğu ibret vericidir. Yakalandıkları sarı’lık hastalığı onları felce uğratmış durumda. Hatta tutuklu sendikacılar onlar için bir çıban başı olarak görülüyor dersek abartmış olmayız. Rahatlarını bozan, keyif kaçıran bu yeni nesil sendikacılar olmasa, “böyle gelmiş böyle gider” ağalıklarına diyecek yok.

Ekonomik yıkım, kendiliğinden ortaya çıkmış bir doğa olayı değil. Siyasi tercihlerin, sınıfsal yönelimlerin, bilinçli politikaların sonucudur ne de olsa.

KKTC’de erken seçim, Türkiye’de “ara seçim” söylemi, iktidarların kulak tıkadığı bir durum. İlkinde iktidarı götürecek bir erken seçime “evet” dememek için ayak diremenin arkasında Ankara’nın da olduğu, sendikacılar ve muhalefet tarafından dile getiriliyor. Her iki yerde de bir toplumsal meşruiyet sorunu olduğu ortada.

CHP’nin “ara seçim” talebi bu noktada devreye giriyor. Yalnızca parlamentodaki bir boşluğun doldurulması değil; iktidarın toplumsal meşruiyetinin yeniden sınanması çağrısıdır. “Sandığa gel” demek, aynı zamanda “bu düzeni tartışalım” demektir. Saray yönetimi bu tartışmaya taraf olmayacak gibi. Macaristan seçimlerinin gösterdikleri de, yakın zamanda ara ya da erken seçimi gündemine almayı engelliyor. En uygun zamanda popülist politikaları hayata geçirmek ve buradan medet ummak varken, ne ara zamı ne de ara seçimi duymamak; bildiğini okumaktan başka bir şey yapmayacakları aşikâr.

Geçim mücadelesi ile siyasal mücadele nasıl birleşecek?

Ara zam, bugünü kurtarma çabası olsa da Amerika ve İsrail’in İran’a saldırıları bahane edilerek görmezden, duymazdan gelinmektedir. “Yavru vatan” sendikaları genel grev, genel direniş hattında konumlanırken, “ana vatan” sendikaları üç maymunu oynamaya devam ediyor. Oysa en azından bir “ara zam”, insanların nefes alabilmesi, hayatta kalabilmesi için acil bir ihtiyaçtır.

Emekli sendikaları bir yana, yaptırım gücünü elinde bulunduran sendikaların sadece (eylemsiz) bir zam talebi, sistemi zorlamadan sönümlenebilir bir yakınmadan öteye geçmez.

Sadece seçim talebi ise geniş emekçi kesimler için soyut bir çağrıya dönüşebilir. Oysa birlikte kurulduğunda bu iki talep, güçlü bir hat oluşturur: Ücretlerin erimesi ile iktidarın aşınması arasındaki bağı görünür kılar. Krizin faturasını ödeyenlerle o faturayı çıkaranlar arasındaki ilişkiyi açık eder.

Bugün ihtiyaç duyulan tam da budur.

Sokakta yükselen “geçinemiyoruz” sesi ile siyasette dillendirilen “sandığa gel” çağrısı aynı cümlede buluşmadıkça ne ekonomik talepler kalıcı bir kazanıma dönüşebilir ne de siyasal değişim toplumsal bir güç kazanabilir.

Emekçiler her yerde yalnızca daha fazla ücret değil, aynı zamanda söz hakkı istiyor.

Yalnızca bugünü değil, yarını da belirlemek istiyor.