Bazı kitaplar vardır; geçmişi anlatıyor gibi yapar ama aslında bugünü anlatır.

Kor Yayınları’ndan çıkan İzler – Fırtınalı Yıllardan Anılar (1970–1990), yalnızca geçmişe dönük bir tanıklık değil; bugüne yöneltilmiş güçlü bir politik hatırlatma olarak okurla buluşuyor. Kitabın yazarı Mustafa Yıldırımtürk ile Evrensel gazetesi için yaptığımız söyleşi de bu nedenle geniş bir yankı uyandırdı.

1970’li yıllarda başlayan devrimci mücadelenin içinden konuşan Yıldırımtürk, geçmişle bugün arasında kurduğu bağla yalnızca yaşanmış olanı anlatmıyor; bugünün siyasal ve toplumsal çıkmazlarına da ışık tutuyor. Söyleşinin ardından özellikle 70’lerin genç kuşağından gelen yoğun ilgi, kitabı okuma ve bugünün gençlerine ulaştırma çabasıyla birleşiyor.

Yıldırımtürk’ün mücadeleye olan inancını hiç yitirmediği; kişisel hafızayla kolektif belleği birbirinden ayırmadan düşündüğü hem kitapta hem de söyleşide açık biçimde görülüyor.

Ona göre anılar bir iç dökme değil; geleceğe aktarılması gereken tarihsel bir sorumluluk. Dayanışma, yoldaşlık ve güven ise bu sorumluluğun vazgeçilmez parçaları.

Söyleşimizde de sıkça vurguladığı gibi, geçmişte farklı örgütlerden devrimciler arasında kurulan fedakârlık temelli dayanışmalar, özellikle 70’lerin ikinci yarısından itibaren yerini dar grupçuluğa bıraktı. Hapishanelerde ise bu bölünmüşlük kısmen aşılmış; ortak hareketin ve dayanışmanın somut yolları bulunmuştu. Bunlardan biri de Metris Firarı’ydı. Yıldırımtürk, dar grupçuluk mirasının bugün de birleşik bir direniş hattı kurulmasını zorlaştırdığını; buna rağmen işçi sınıfı eksenli ortak mücadelenin hâlâ tarihsel bir zorunluluk olduğunu vurguluyor.

Bu sözlerin yalnızca kitap sayfalarında ya da alışıldık temennilerde kalmaması için, daha fazla çabaya değil; daha açık bir sınıf tutumuna ihtiyaç olduğu ortada.

Bir dönem gazetelere “Tünelle kaçtı, uçakla döndü” manşetleri atılmıştı. O dönüşlerden biri Kars’a olmuştu. Tam tarihi hatırlamıyorum; 2009 olabilir. Mustafa Yıldırımtürk ile ilk kez o gün karşılaşmış, tanışmıştık.

Yıldırımtürk uçakta en ön sırada otururken, görevliler iki yan koltuğa geçip geçemeyeceğini sorar. Kabul eder. Yanına, önemli biri olduğu anlaşılan bir kişi ve muhtemelen korumaları oturur. Uçak indiğinde kırmızı halı serilmiştir. En önde olduğu için bu kişinin hemen arkasından yürüyerek çıkışa yönelir ve kendisini de kırmızı halı üzerinde yürürken bulur.

Birkaç adım boyunca, dönemin Tarım Bakanı Mehdi Eker ile aynı kırmızı halı üzerindedirler.

Ama karşılanışları farklıdır.

Yıldırımtürk’ü bir grup Devrimci 78’li, çiçeklerle ve alkışlarla karşılar. Diğer tarafta ise protokol, görevliler ve birkaç yalakanın alkışı vardır.

Aynı kırmızı halıda tesadüfen yürüyenler, iki ayrı sınıfın temsilcileridir.

Biri sermaye iktidarının “güvenli” adımlarıyla yürürken, diğeri halkın hafızasında yer etmiş bir mücadelenin —Halkın Kurtuluşu’nun— sessiz onurunu taşımaktadır.

Bugün de tablo değişmiş değildir. Kırmızı halılar hâlâ iktidarın; açlık sınırı, güvencesiz çalışma ve sendikasızlık ise emekçilerin payına düşmektedir. İşçiler grev yasaklarıyla, kadınlar güvencesiz bakım yüküyle, gençler geleceksizlikle, halk bir bütün olarak yokluk ve yoksullukla kuşatılmışken; “birlik” çağrıları çoğu zaman içi boş söylemler olarak dolaşıma sokulmaktadır. İzler, tam da bu noktada bir hatırlatma değil, bir hesaplaşma metni olarak okunmalıdır: Birleşik mücadele, soyut bir temenni değil; sınıf eksenli, açık ve cesur bir politik tercih meselesidir. Kars’ta aynı kırmızı halı üzerinde atılan birkaç adım, bu ülkenin sınıfsal gerçeğini dün olduğu gibi bugün de bütün çıplaklığıyla göstermektedir.