Ramazan ayının ilk günü, Recep Tayyip Erdoğan, eşi ve Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul İl Başkanı’nın katıldığı bir iftar ziyareti kamuoyuna servis edildi. Fotoğraflar, gecekonduyu andıran mütevazı bir evde çekilmişti. Evin gerçekten gecekondu olup olmadığını bilmiyoruz; ancak karelere yansıyan haliyle bir yoksul evi olduğu açıkça görülüyordu.

Bu tür ziyaretlerin “çat kapı” olmadığı herkesin malumu. Gidilecek ev önceden belirlenir, araştırılır; güvenlik ve organizasyon planlanır. Büyük olasılıkla yemekler de beraberinde götürülür. Birkaç kare fotoğraf çekilir, kısa bir görüntü alınır ve servis edilir. Buradaki maksadın ne olduğu sır değildir.

Seçim döneminden kalan bir görüntü hâlâ hafızalarda: Korumasının verdiği suyu içmeyen Erdoğan’ın, aynı bardaktaki suyu oğlu Bilal Erdoğan aracılığıyla içtiği görüntüler, Katar’daki bir televizyon kanalındaki söyleşide yeniden gündeme gelmişti. Bu tür detaylara bakınca misafir olunan eve yiyecekle gitmek "anlaşılır" görünüyor. Keza hayat pahalılığının geldiği boyut düşünülünce eli boş gitmek de olmaz.

Memlekette herkes oruç tutacak değil. Farklı inançların bir arada yaşadığı, laiklik ilkesinin hala geçerli olduğu bir ülkede, bu ziyaretlerin taşıdığı anlam daha da belirginleşiyor. Hele eğitim alanında, Ramazan ayına denk gelen günlerde dinsel propaganda ve dayatmanın eğitimin çeşitli kademelerinde açıkça hissedilmesi “Nereye gidiyoruz?” sorusunu ister istemez sorduruyor.

Her Ramazan’da iktidar cenahında bir “ev ziyareti” geleneği yeniden sahneye konuyor. Bu ziyaretlerden birinde de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Elazığ’da bir ailenin evinde, yer sofrası yerine yere serilmiş bir örtü etrafında, iftarlıkların başında diz üstü ve oldukça eğreti bir biçimde oturarak objektiflere poz verdi. Üstelik evin duvarındaki sloganla süslü Erdoğan fotoğrafı da kadraja dahil edilmişti. İnsanlar evlerinin duvarlarına gerçekten bu posterleri mi asıyor? Bakanı emekçiler elbette tanıyordur; gerek asgari ücret gerekse emekli aylıkları üzerinden.

12-1

Sorulması gereken soru şu: Kurgulanmış bir sahneye bakanlar, siyasetçiler neden ihtiyaç duyar?

Nedense bu ziyaretlerde sofralar hep yerde kuruluyor. Sanki Ramazan’da masada iftar açmak dinen sakıncalıymış gibi bir algı üretiliyor. Oysa böyle bir zorunluluk yok. Peygamber döneminde masa kültürü olmayabilir; çatal bıçak da yoktu. Ama bugün var. Sosyal medyada kimse elleriyle yemek yerken görüntü paylaşmıyor; konu “tevazu” olduğunda semboller seçici biçimde devreye giriyor. Yer sofrası adeta bir dekor işlevi görüyor.

Daha çarpıcı olan ise şu çelişki: Devlet protokolündeki iftarlarda masalar kuruluyor, kristal bardaklar diziliyor. Ancak iş yoksulun evine gelince yer sofrası bir anda “halkla aynı hayatı paylaşma” göstergesine dönüşüyor.

Eğer bir evde masa yoksa —ki en yoksul evlerde bile plastik ya da suntadan bir masa bulunur— bu başlı başına bir yoksulluk göstergesidir ve övünülecek değil, giderilmesi gereken bir sorundur. Ama masa varken yere oturmak ve bunu özellikle servis etmek başka bir şeydir: Simgesel dayanışmayı doğrusu yoksulluğu sadece bir anlık görüntüde paylaşmak; “buna da şükür” performansı sergilemek değil mi?

Sorun halkın yerde yemek yemesi değil. Sorun, halk yoksullaşırken bunu görmek yerine normalleştiren bir fotoğraf karesine dönüştürülmesi. Sorun, iftar sofralarının fotoğraf fonu haline getirilmesi. Açlığın ve yoksulluğun övünülecek bir şey olmadığı biliniyorken bu neyin propagandası? Şimdilik ufukta seçim görünmüyor. Erken seçim olsa dahi bir Ramazan daha görülecek; o vakit iftar ziyaretlerinin daha da çoğalacağı ve çeşitleneceği tahmin edilebilir.

Hesapta Ramazan gösteriş ayı değildir. Oruçlu olmak da başlı başına bir marifet değildir. Oruçlu olduğunu milletin gözüne sokmakla ne anlatılmak isteniyor? Servetinin hesabını bilmeyenlerle, işsizlik karşısında asgari ücret ve emekli aylıkları açlık sınırının altında kalanların aynı memlekette yaşadığı bir tabloda tevazu kamerayla ölçülmez. Ayıp diye bir şey vardır.

Bugün her şeyin propaganda malzemesine dönüştüğü bir siyasal atmosferde, yoksulluğun ve acının bile dekor haline gelmesi artık şaşırtıcı değil. Belki de bunun adı, burjuva siyasetin sahiciliğini yitirdiği yerde başlayan gösteridir.

Belli ki bazı kapılar “çat kapı” değil; sadece kadraj ayarlı.