I

Karayağız, kıvırcık saçlı bir delikanlıydı. Yüzünde Elazığ’ın ayazı, bedeninde sorgu odalarının izi duruyordu. Gözaltı, işkence, tutuklama… Hepsi birkaç gün ve gecede üst üste binmiş, yolun sonu hapishane olmuştu.

Dosyası neredeyse boş sayılırdı. Ama o boşluğun içindeki birkaç satır tutuklanmasını mühürlemişti:

“Bağımsız Kürdistan sloganı atmak.”

Gardiyanların dünyasında bunun tek bir karşılığı vardı. Onu PKK koğuşlarından birine vermek istediler.

Genç itiraz etti:

— Ben PKK’li değilim.

Sergardiyan yorgun, alaycı bir gülümsemeyle baktı:

— Oğlum, burası karakol değil. İnkâr etmeyi burada bırak. Herkes neyse onu söyler. Hem tutuklanma kararında yazıyor hem de sen “PeKaKa” dememeye özellikle dikkat ediyorsun. Oradan belli.

Bir an durdu; sanki bir lütufta bulunuyormuş gibi sordu:

— Peki, nereye gitmek istiyorsun? Hangi örgütle kalacaksın?

— Kimler var? dedi genç.

İsimler sıralandı. Her biri başka bir yazgının kapısıydı. Açıkça bağlı olduğu örgütü söylese mi diye düşündü. Ya bu da sorgunun bir parçasıysa? Ya yeni bir tuzaksa? O güne kadar “hiçbir yasadışı örgütle ilişkim yok” deyip durmuştu. Şimdi neden kendi ayağıyla ateşe yürüsündü?

Sergardiyan kararını verdi:

— Tamam. Bunu komünist koğuşuna götürün. Orada koğuş mevcudu az zaten.

Arkasından seslendi:

— Gidin mümessili çağırın. Gelsin alsın bunu. İyi bir çocuğa benziyor. “PeKaKa’lı değilim” diyen birini illa onların yanına tıkacak değiliz. Değilse bile, tıka basa dolu PeKaKa’lıların içinde bir terörist olacağına komünist olsun, anarşist olsun; bize ne.

Bir süre sonra biri geldi. Gardiyanların arasındaki gence baktı. O bakışta ne sorgu vardı ne kuşku. Sessizce koluna girdi; birlikte koğuşa doğru yürüdüler.

II

Genç içeri girdiğinde onu tanıyan yoktu. Kısa, mesafeli bir “hoş geldin” ve “geçmiş olsun”dan sonra herkes kendi köşesine çekildi. Mümessille baş başa kaldı.

Duvara iri harflerle yazılmış parti adını okuyunca içindeki düğüm biraz gevşedi. Yine de bir eksiklik vardı. Bakışlar soğuktu, sessizlik ağırdı.

Bu mu yoldaşlık? diye geçirdi içinden.

Sormadı.

Gardiyanların yanında söyleyememişti ama şimdi, kendi kendine, gururla tekrarlıyordu:

“Ben genç komünistim.”

Evet, gelmek istediği yer tam olarak burasıydı. Ring denilen araçta ne kadar korkmuştu oysa. Nereye götürüldüğünü, kimlerin yanına bırakılacağını bilmemek insanın içini kemirirdi. Ya itirafçıların yanına koysalar? Ya adlilerin ya da itin kopuğun arasına atsalar? Ne yapar, nasıl davranırdı?

Mahmutsonmez

Şimdi en azından yoldaşlarının yanındaydı.

Gencin adı Mahmut Sönmez’di.

Elazığ Veterinerlik Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. Okulda gençlerin sevip saydığı, sözünü dinlediği Antakyalı biriydi. Fırat Üniversitesi’nde polis kuş uçurtmazdı. Defalarca öğrenci eylemleri nedeniyle gözaltına alınmış, sonra serbest bırakılmıştı. Son eylemde ise düzmece bir senaryoyla tutuklandı; slogan atmaktan, “Kürdistan propagandası” yapmaktan, öğrenciler arasında “bölücü terör örgütünün lehine ve komünist faaliyet yürütmekten” içeri atıldı.

III

Bilmediği, bir türlü anlam veremediği şeyler oluyordu. Neden yoldaşları ona karşı soğuk ve mesafeliydi? Sorguda çözülmemiş, suçlamaları reddetmişti. Uyduruk bir gerekçeyle onu okulundan koparmışlardı; hepsi buydu.

Bilmediği şey, koğuşta bir tünelin olduğuydu. Davetsiz ve zamansız gelen bir misafire davranıldığı gibi davranılmasının normal olduğunu sonra anlayacak, hak verecekti.

Tünel kazılan bir koğuşta tedbir ilk günden başlardı. Yeni gelen kişiye hiçbir şey söylenmezdi. Tünel, herkesin bildiği ama kimsenin bilmediği bir sırdı. Dışarıdan gizlemek kolaydı; içeride birinden saklamak zordu. Belki de bu yüzden mesafeliydiler. Tedbir her zaman iyiydi.

Tünel çalışması sürerken kazıya katılmayan iki kişi günlerce yalnızca Mahmut’la ilgilendi. Onu oyaladılar. Birkaç gün sonra bir şeylerin döndüğünü sezdi. Okuduğu romanlardaki gibi, hapishaneyi bir okul gibi yaşayan yoldaşlar yoktu burada. Okuyan, tartışan bir koğuş değildi burası. Neredeyse sadece iki kişiyle muhataptı.

Vardır bir bildikleri, diyerek kuşkusunu bastırmaya çalıştı.

IV

Hava soğuk olmasına rağmen pencerelerin açık olmasının sebebi de demek ki tüneldi. Yoksa niye insanın nefesini kesen o acayip kokuya katlansınlardı? Toprak, nem ve ter kokusunun yerini; çiçek diplerine yerleştirilen vitamin haplarıyla karışmış suyun kokusu almış, koğuşu adeta bir revir havasına sokmuştu. Bu kokuya dayanmak ona zul geliyordu.

“Nereden geliyor bu koku?” dediğinde,

“Çiçeklerin nasıl canlı, nasıl coştuğunu görmüyor musun?” demişlerdi.

Ondan başka kimse şikâyet etmiyordu.

Ama kuşku büyüdü. Sonunda temsilciye sordu:

— Yoldaş, her şeyin farkındayım. Koğuşta yalnızca sayım öncesi ya da asker araması beklendiğinde bir şeyler okunuyor, sonra uzun sessizlikler… Koğuşta tünel mi kazılıyor?

Cevap alamayınca ekledi:

— Bana güvenmiyor musunuz?

— Mevcudumuz az; neredeyse hiç yüzünü göremediğimiz arkadaşlar var. Bir işçi de ben olayım. Hem siz de benimle meşgul olmayı bırakın, daha önemli ne iş varsa onu yapın, dedi.

Ve dediğini yaptı. İlk fırsatta o da tünelin içinde bir işçi oldu. Mahkemeden önce biterse buradan çıkar, kırsala giderim diyordu. “Dağlara gel dağlara” şarkısı diline pelesenk olmuştu.

V

İçerideyken tahliye olacağı biliniyordu. Okulu bitirmesi, baytar olması, partiye başka bir yerden katkı sunması konuşulmuştu. Ama o, tünel daha çabuk bitsin diye canla başla çalışıyor, firar etmek için acele ediyordu.

Tahliye haberi gelince sevinse mi üzülse mi bilemedi. İçinde tuhaf bir boşluk vardı.

Tahliyesinin ardından önce Antakya’ya gitti. Birkaç gün sonra Elazığ’a; okula değil, sevdiğine. Ne diyeceğini, nasıl veda edeceğini bilemedi.

Sevdası,

“Yarın görüşürüz,” dedi.

“Yok, yarın olmaz. Biraz işim var,” dedi.

Kız ısrar etti:

“Ne işin var? Birlikte hallederiz.”

“Bakarız,” dedi.

Bu sözün üstünden günler geçti.

VI

Sevda her gün günü güne ekledi; tanıdıklarına, akrabalarına sordu. Bilen yoktu. Okuldan biri yalnızca, “İyi, merak etme. O iyi,” dedi. Başka da bir şey söylemedi.

Hepsi günlük tıraşlı, tertemizdi. Karda, yağmurda, tozda, çamurda nasıl böyle kalabildiklerine insan şaşırıyordu. Kendilerine “gerilla” demiyorlardı ama gerilla gibi yaşıyorlardı. Gündüzleri arazide, geceleri köylerdeydiler. Anlatıyorlar, dinliyorlardı. Anlatmaktan çok dinliyorlardı. Halkla sıcak bağlar kurulmuştu. Köylüler, “Domanê ma” —bizim çocuklar— diyordu; “bizimkiler bizi bir daha yalnız bırakmaz.”

Zamanla gruba yeni gelenler oldu, sayı arttı. Eylül ayında birleşmelerle elliyi buldular. Daha önce hiç gitmedikleri yerlere gittiler, halk toplantıları yaptılar. İlgi görmeye değerdi. Bir ay sonra gruplar dörde ayrıldı. Şehirden gelenler tek tek ayrılıyordu; onlardan biri de gidecekti.

VII

Sorumlusuna bir arkadaşına mektup gönderip gönderemeyeceğini sordu. Olur alınca, hapishaneden tanıdığı bir yoldaşa mektubu verdi. Yerine ulaşacağından emindi.

Mektup alındı ve teslim edildi.

Hemşire olan genç kız,

“Mahmut’umu istiyorum,” diyerek adamın ellerini bırakmadı, boynuna sarıldı.

— Onu bana getirin. Mahmut’u ikna edin. Ben onsuz yapamıyorum. Ya da beni ona götürün… O ne yapıyorsa onu yapmak, ne yaşıyorsa onu yaşamak istiyorum. Lütfen abi, lütfen, deyip duruyordu.

Adam söz vermek zorunda kaldı. Yetmedi. Defalarca söz verildi.

Ama bu sözler tutulamadı.

Yollar kapandı.

Sözler sustu.

VIII

Onları buluşturma düşüncesi, söylenememiş bir cümle olarak geleceğe ertelendi.

Ocak ’94’te Mahmut, Hamdullah, Sadiye, Haskar ve Kemal’le birlikte pusuya düşürüldü…

Adam bu günden yalnızca on iki gün önce, Elazığ’a gitmek, Sevda’yı sevdasına götürmek, verdiği sözü tutmak için yola çıkacağı gün ev baskınında yakalandı. Sevda, onun tutuklandığını ve Mahmut’un vurulduğunu aynı gün öğrendi. Dondu kaldı.

Artık gidilecek, görüşülecek bir yer;

kapısı çalınacak bir ev,

okunacak bir mektup,

tutulacak bir el kalmamıştı.

Bir sevda daha yarım kaldı.

Verilen söz,

gerçekleşmesi imkânsız bir dua gibi,

verildiği yerde asılı kaldı.

Bazı sözler toprağa düşer,

bazı yoldaşlar zamana…