Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü*, 12 Eylül darbesinin ardından zindanlara doldurulan devrimci tutsakların dünyasını anlatır. Şair, hapishaneden annesine seslenirken yalnızca kendi ölümünü, özlemini ve yaşama arzusunu değil, karanlığa mahkûm edilmek istenen bir ülkenin geleceğini de anlatır.
Ahmet Kaya’nın sesinde hayat bulan Şafak Türküsü, zamanla bir şiirin ve bir türkünün ötesine geçerek toplumsal belleğin parçası oldu. Çünkü anlattığı acılar, özlemler ve özgürlük arayışı, yalnızca bir döneme ait değildi.
Şafak Türküsü kadar meşhur bir başka şafak meselesi daha var bugün: Şafak operasyonları.
12 Eylül günlerini, askeri darbenin yarattığı siyasal iklim içinde anlamak zor değil. Cunta, iktidarını zorla ele geçirmişti. Dediğim dedik bir yönetim anlayışıyla ülkeyi yönetiyor; kendisine karşı çıkanları cezaevlerine dolduruyor, işkencelerden geçiriyor, darağaçlarına gönderiyordu.
Peki ya bugün? Seçimle iktidara gelenlerin, seçimle gitmemek için başvurdukları yöntemleri nasıl anlamak gerekiyor? Sandıktan çıkan iradeyi tanımak yerine seçilmiş yerel yöneticileri şafak baskınlarıyla gözaltına almak, tutuklamak, belediyelere kayyım atamak hangi demokrasi anlayışının ürünüdür?
Demek ki mesele, iktidara nasıl gelindiğinden ibaret değil. Asıl mesele, iktidarın nasıl korunduğunda.
Elbette askeri darbeyle seçimle işbaşına gelmiş bir iktidar aynı tarihsel koşullar içinde değerlendirilemez. Ancak seçimle gelmiş olmak da iktidara hukuku, demokrasiyi ve halkın iradesini yok sayma hakkı vermez. Şafak operasyonlarının sabahın erken saatlerinde kapılara dayanması, insanlara 12 Eylül'ün karanlık günlerini hatırlatıyorsa bunun üzerinde düşünmek gerekir.
Bugün ülkenin dört bir yanında yaşananlara bakalım.
Ödenmeyen ücretlerini almak isteyen maden işçileri, seslerini duyurabilmek için Ankara yollarına düşüyor. Alın terinin karşılığını istemek bile başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor. İşçinin hakkını vermeyenler rahat koltuklarında otururken, hakkını arayan işçi yollara düşüyor.
Diyarbakır’da GES santrali için alınan kamulaştırma kararına itiraz eden köylülerin karşısına güvenlik güçleri dikiliyor. Yüzleri maskeli görevliler, toprağını savunan insanların karşısında hazır bekliyor. Köylünün itirazı mı tehlikeli, yoksa toprağı sermayenin hizmetine sunan kararlar mı?
Akbelen’den Artvin’e, oradan Diyarbakır’a uzanan bir mücadele hattı var. Ülkenin batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine maden sahaları açılıyor; köyler, ormanlar, dağlar, taşlar sermayenin kâr hesabına göre yeniden düzenleniyor. Yaşam alanlarını savunanlar, doğasına ve toprağına sahip çıkmak isteyenler karşılarında güvenlik güçlerini buluyor.
Bir yanda şirketlerin önü açılıyor, diğer yanda yaşam alanlarını savunanların yolu kesiliyor. Bir avuç sermayenin çıkarı söz konusu olduğunda her türlü kolaylık sağlanırken, halkın kendi toprağı üzerinde söz sahibi olmak istemesi neden bir güvenlik meselesine dönüşüyor?
Gazeteciler yaptıkları haberlerden, hatta iddialara göre yapmadıkları haberlerden dolayı tutuklanıyor. Muhalif yayın organları üzerindeki baskı giderek ağırlaşıyor. Önce Tele 1 susturuldu sonra Halk TV. Bu müdahaleler, yalnızca medya kuruluşlarına değil, halkın haber alma hakkına ilişkin kaygıları da büyütüyor.
Bütün bunlar birbirinden bağımsız olaylar mı? İşçinin ücretini alamaması, köylünün toprağını savunması, gazetecinin haber yapması, MESEM'li öğrencilerin/çocuk işçilerin dayak yemeleri, patron vekillerin fotoğraf albümünde yer alması bir yana ölümleri, evet iş kazaları adı altında ölümleri karşısında Milli Eğitim Bakanı'nı istifaya çağıran gençlerin tutuklanması, seçilmiş yöneticilerin görevden uzaklaştırılması arasında hiçbir bağ yok mu?
Var elbette. Hepsinin ortak noktasında, itiraz edenin karşısına dikilen bir iktidar anlayışı duruyor. Birinde işçi, diğerinde köylü, bir başkasında gazeteci ya da seçmen hedef alınıyor. Yöntemler değişse de itirazı bastırma eğilimi kendisini yeniden gösteriyor.
İşte tam da burada Şafak Türküsü yeniden hatırlanıyor.
Nevzat Çelik’in şiirindeki şafak, bir devrimci tutsağın kapısına dayanan ölümün, karanlığın ve baskının şafağıdır. Bugünün şafak operasyonları da gözaltılarla, tutuklamalarla, baskınlarla insanların kapısına dayanıyor. Tarihsel koşullar farklı olsa da insanların hafızasında birbirini çağrıştıran görüntüler var.
Şafak Türküsü’nün annesine seslenen tutsağı, şiirin sonunda umudu geleceğe bırakır. Bir sabah kapının açılacağını, acının dineceğini, çiçekler içinde bir ülkenin geleceğini hayal eder.
Bugün de işçiler, köylüler, gençler, gazeteciler, ve onların yanında duranlar başka bir ülkenin mümkün olduğunu söylüyor. Akbelen’de ağacını, Artvin’de deresini, Diyarbakır’da toprağını savunanların mücadelesi yalnızca kendi yaşam alanlarını korumaktan ibaret değil. Aynı zamanda nasıl bir ülkede yaşamak istediklerine ilişkin bir söz söylüyorlar.
Şafak Türküsü’nü Ahmet Kaya’nın sesinden dinleyenler bilir; bazı türküler yalnızca dinlenmez, insanın içine yerleşir. Yıllar geçse de eskimez, çünkü anlattıkları geçmişte kalmaz. Şafak Türküsü de öyle. Bir dönemin zindanlarından yükselen ses, bugün başka biçimlerde karşımıza çıkan baskıların, adaletsizliklerin ve bitmeyen özgürlük özleminin içinde yankılanmayı sürdürüyor.
Ama şiirin asıl gücü yalnızca acıyı anlatmasında değil, umudu geleceğe taşımasında.
Akbelen’den Artvin’e, oradan Diyarbakır’a uzanan yaşamı ve doğayı koruma mücadelesine bakın. Toprağını, suyunu, ormanını savunan köylüler; alın terinin karşılığını isteyen maden işçileri; sözü susturulmak istenen gazeteciler… Her biri kendi bulunduğu yerden başka bir ülkenin mümkün olduğunu söylüyor. Mücadeleleri, bütün yenilgilere ve baskılara rağmen umudu diri tutuyor.
Nevzat Çelik’in dizeleri tam da burada yeniden anlam kazanıyor:
“Bir sabah anne, bir sabah…”
Kim bilir? Belki bir gün, şiirdeki o acı yüzlü çocuklar, çam ve kekik kokuları içinde çıkıp gelirler. Belki Fransa’da olduğu gibi sokaklar, geleceğine sahip çıkmak isteyen insanların sesleriyle dolar. Belki Sırbistan’da olduğu gibi meydanlar, birlikte hareket etmenin ve kazanmanın sevincini yaşayan insanlarla buluşur.
Tarihin hangi kapıyı, ne zaman açacağını kim bilebilir?
Yeter ki insanlar umudunu yitirmesin. Yeter ki toprağına, emeğine, özgürlüğüne sahip çıkmaktan vazgeçmesin. Çünkü hiçbir baskı, insanların daha özgür, daha eşit ve daha adil bir yaşam kurma arzusunu kendiliğinden ortadan kaldıramaz.
Şafak Türküsü’nde anneye verilen söz hâlâ bekliyor bizi. Bir sabah kapı açılacak; bu kez acı haberlerle değil, kurtuluş haberleriyle…
Ve belki o sabah, Ahmet Kaya’nın sesinde yeniden yükselecek o türkü. Bu kez yalnızca tutsakların, anaların, yarım kalmış sevdaların değil; kendi geleceğini kendi elleriyle kurmak isteyen insanların türküsü olarak.
Bir sabah anne, bir sabah… Belli mi olur?
*
ŞAFAK TÜRKÜSÜ
1
Beni burada arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne
Ağlama
Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterken delice
2
Bugün görüş günü
Günlerden salı
Islak
Sarı bir yağmur
Ülkemin neresine bakarsa ay
Orada yitik bir anne ağlıyor
Sen aralıyorsun yağmuru
Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
Sonra bir umut koşuyorsun
Yüreğin avcunda
ısırırken
çırpıntı gözlerini
(ah verebilseydim keşke
yüreği avcunda koşan
herbir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
bir ülkeyi armağan
koşma anne
birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
oysa benim için gece
ışık hızıyla koşan
kısa ve soğuk bir zamandır
bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
uykusuz
yorgun
ve korkak
3
sanırım baytardı
yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
boşver hipokrat amca
üzülme ne olur
sen de anne
sen de üzülme
hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
korkak kahraman gecelerimi
düşlerimle sınırsız
diretmişliğimle genç
şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
usulca açılıverdi
yanağımda tomurcuk
pir sultan'ı düşün anne
şeyh bedrettin'i
börklüce'yi
torlak kemal'i düşün anne
hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
ince bilekli çıplak ayaklı tanya'nın
deniz'i düşün anne
her mayıs şafağında uzun
uzun döverken darağaçlarını
ve o şafaktan doğma
onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
insanları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir yusufçuk havalansın
4
sıcak omuzlar değerken omzuma
buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
bayraklar ve türkülerle
kopunca memelerinden o mükemmel yaşama
kurşunlar sıktılar alnıma
açık alanlarda ağır
kartalların konup kalktığı
yalçın kayalardan biriydim
ölüp dirildim yeniden
güneşli güneşsiz akşamlarda
mutlu yarınlar adına
özgürlük adına ekmek adına
üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
dirilip dönmesin diye hiroşimalar
tahtadan atların boynuna çıplak
ölümlerle yatmasın diye çocuklar
aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
kardeşlik adına
havadaki kuş denizdeki balık adına
yürüdüm yıllar boyu
dönüp bakmadım arkama
ıraktı gözlerim çok ırak
izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
kalsa da silinir gider
yalnızca bir ağıt gibi çakılır
ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer
5
tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde
sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
masa üstünde üşüyen bir sigara
yanında küçücük bir cam bardak
içinde rengi bu gecenin
cılız titrek bir kibrit
kağıt kalem
sandalye
geride flu
yağlı
büküm büküm bir ip
ve çingene kuralına uygun
değişmez dekoru mudur
idam mahkumunun
6
kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
oysa birazdan boynumu kıracaklar
pul pul dökülecek yaz siyasi eylül'ün
ben ölümü asıl az ötede titreyen
çingenenin kara killi ellerinde gördüm
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm
yani benim güzel annem
alacaşafağında ülkemin
yıldız uçurmak varken
oturup yıldızlar içinde
kendi buruk kanımı içtim
7
ne garip duygu şu ölmek
öptüğüm kızlar geliyor aklıma
bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına
8
geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda
usul adımlarla yürüdüm ömrümü
karşımda kurum kurum-laşan darağacı
(tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
birdenbire acıdı boynum
gelecekler var birbiri ardınca genç
yakışıklı
ne olur işçi kadınım
az yumuşak dik
şu kefenin yakasını
9
yaşamak ağrısı asıldı boynuma
oysa türkü tadında yaşamak isterdim
çiçekleri kokmak ırmakları akmak
yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
su başlarında aylak sektirmek kavalımı
sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim
o güzel günleri görenler arasında
bir soluk ben de yaşamak isterdim
bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
öperken siya-u jakond'u tebessümünden
işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
nazım'ın gözleriyle pırıl pırıl moskova'yı
ölmek ne garip şey anne
bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
sedef kakmalı bir kutu içinde
vermek isterdim çocukların ellerine
sonra
sonra benim güzel annem
damdan düşer gibi
vurulmak isterdim bir kıza
10
künyemi okudular
suçumuz malum
gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin bir acı bilenmiş
gitgide yaklaşıyor sonum
iri sözlerim yoktu söyleyecek
usulca baktım yüzlerine
bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
göçtü ayaklarının dibine
korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
darağacı
bir zaman rüzgarda
saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
söyle anne
o çingene
bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
sevmedi mi çılgınca
11
kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
mideme karşı
kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara
ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne
uçurumlar ki sende büyür
dağdır ki sende göçer
ben yaprak derim çiçek derim
çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
gül yanaklı çocuğa benzer
yine de
oğlunu yitirmek kimbilir
ne garip şey anne
12
beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düş evinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılışıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim
bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim
bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler
bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yorgun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne
Nevzat ÇELİK